Türkiye’de enerji sektörü ve geleceği: Ne Ol(m)uyor?
Sanayileşmesini, gelişmesini ve nüfus artışını sürdüren Türkiye’de enerjiye olan talep hızla artmaktadır. Son 40 yıl içinde, birincil enerji tüketimi yıllık bazda %4.5 oranında arttı ve 2009’da 103.5 Mtoe oldu.Elektrik üretimi ise yıllık bazda %6-8 oranında artış gösterdi ve 2009 yılında 194 milyar kWh oldu. Tüketimin gelecekte de, geçmişteki oranlardan biraz daha düşük yüzdelerde de olsa, artması beklenmektedir.
Son yıllarda tüketilen enerjinin %90’ı fosil kaynaklardır. Türkiye, kömür dışında, fosil enerji kaynakları bakımından fakir bir ülkedir. Yerli linyit elektrik santrallarında, ithal taş kömürü ise endüstri sektöründe kullanılmaktadır. Türkiye, komşu Orta Doğu ülkeleri ve Rusya gibi petrol ve doğalgaz zengini bir ülke değildir. Yerli petrol ve doğalgaz üretimi, talebi karşılamaktan çok uzaktadır. Fakat tüketim sözkonusu olduğunda, yakın gelecekte (halen %97 oranında dışa bağımlı olduğumuz) doğalgaz Türkiye’nin önde gelen enerji kaynağı olacak gibi gözükmektedir.
Türkiye’nin ithalata bağımlılığı birincil enerjide %73, elektrik üretiminde %60 kadardır. Özellikle fosil enerji arz-talep dengesinde sorunlar yaşanmaktadır. Avrupa ve dünyaya göre pahalı akaryakıt ve elektrik satılan, elektrikte yedek kapasitesi azalan, kurulu güce ek kaynak sağlayacak yeni kapasiteleri devreye almakta zorlanan, enerji pazarında yabancı sermaye oranı gün geçtikçe artan Türkiye; gelecekteki enerji gereksinimini karşılayabilmesi ve enerji krizlerinden korunabilmesi için mevcut yaklaşımların ve politikaların ötesine gitmelidir. Bunun için ise, yerli kaynakların aranması ve üretilmesine yönelik çalışmaların arttırılması, Türkiye koşullarına uygun teknolojilerin araştırılması-geliştirilmesi ve enerji güvenliğini hedefleyen uygun enerji strateji ve politikalarının oluşturulması ve yürütülmesi konularına (sözde değil somut olarak) öncelik verilmesi gerekmektedir. Bu arada, enerjinin stratejik özelliği gözetilerek, pazarda devlet (kamu) kontrolu ihmal edilmemeli, özel sektör yatırımları teşvik edilmeli, pazarın şeffaf, liberal ve rekabetçi özellikleri geliştirilmelidir.
Dünyada ve Türkiye’de Enerji ve Politikaları
Gelişmekte olan Türkiye için enerji hem gereklidir ve hem de stratejik öneme sahiptir. Tüm dünyanın ilgilendiği; enerjinin güvenli ve sürdürülebilir temini, verimli kullanımı, sera gazı etkilerinin azaltılması ve çevrenin korunması, petrol fiyatlarındaki artma eğilimi ve kararsızlıklar, fosil kaynaklardan yeni ve yenilenebilir enerji kaynaklarına doğru geçiş vb. konular aynı zamanda Türkiye’nin de ilgilenmesi gereken konulardır. Özellikle Cumhuriyetin 100. yılını kutlayacağımız 2023 yılına doğru sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçiş hamlelerini sıklaştırmış, Avrupa Birliği (AB) üyesi bir Türkiye özlemi içinde yapılması öngörülenler; yatırım gereksinimleri, planlamalar ve enerji modellemeleri gündemi yoğun olarak meşgul etmektedir.
Ülkeler için enerji artık “kendi kendine yeterlilik” tanımının dışındadır. Ülkelerarası ticaret esastır ve bu ticaretin güvenle yapılması gerekmektedir. Ticaret denince akla hemen arz ve talep gelmektedir. Talep olması içinse ekonomik gelişme ve enerjiyi satın alacak insan gerekmektedir. 1950’den beri dünya nüfusu 2,5 kat artarken enerji talebi 7 kat artmıştır. Halen dünya nüfusu 6.5 milyar ve Türkiye nüfusu 73 milyon olup ve Birleşmiş Milletler’in tahminine göre bu sayıların 2050 yılında dünyada 9.2 milyar ve Türkiye’de yaklaşık 100 milyon olacağı öngörülmektedir. Gittikçe artan sayıda insan enerji kullanacaktır. Başta Çin olmak üzere gelişen ekonomiler daha fazla enerji kullanacaklardır. Dünya devletleri arasında ABD’den sonra Çin en çok enerji tüketen ülke konumundadır (BP, 2010).
Tüm ticari enerji kaynakları (fosil kaynaklar, nükleer enerji ve yenilenebilir enerji kaynakları) gözönüne alındığında dünyada her gün 230 milyon varil petrol eşdeğeri enerji tüketilmektedir. Bunun 200 milyon varili fosil yakıtlardır. Dolayısıyla enerji sektörü, petrol, doğalgaz ve kömür birlikte düşünülürse, fosil (hidrokarbon) ağırlıklıdır. Enerji, konut sektöründe, endüstride, ulaşımda ve güç sektöründe kullanılmaktadır. Teknoloji, gittikçe enerjiyi daha verimli kullanmanın yollarını araştırmaktadır. Bu nedenle kişi başına enerji tüketimi yerine enerji başına üretim verimliliği (veya tüketilen enerji/GSMH oranı) ülkelerin gelişmişlik düzeylerini açıklamak amacıyla tercih edilmektedir.
Dünyada saygın farklı kuruluşların projeksiyonlarına göre 2030 yılında dünya enerji talebinin yaklaşık %40-50 oranında artması beklenmektedir. Söz konusu artışta petrol, doğalgaz ve kömür en çok tüketilen kaynaklar olarak yerlerini koruyacaklardır. Burada en kritik soru, bu talebin nasıl karşılanacağıdır. Fosil kaynakların fiziki olarak varlığı sorun değildir. Ancak enerji kaynaklarının güvenle sağlanması için iki önemli risk unsuru mevcuttur. Bunlardan birincisi çevre sorunudur. Bu tür enerji kaynaklarını kullanan toplumların dünya ikliminde yarattığı sorunlardan kaynaklanan risk bilinmektedir. Sözkonusu risk orta ve uzun dönemde oluşacaktır, fakat bugünden de bazı önlemlerin alınması ve hazırlıkların yapılması gerekmektedir. Sera gazlarının atmosferdeki derişimlerinin sürdürülebilir gelişmeyi tehdit etmeyecek düzeyde tutulması olasıdır, fakat tüm ülkelerin özverili davranması gerekmektedir. Bazı ülkelerde benimsenen emisyon ticareti sisteminin bölgeler arası kullanımı bu alanda önemli bir yaklaşımdır. Çevre sorunlarının dönülemeyecek noktaya ulaşmadan çözümlerinin geliştirilmesi gerekmektedir.
Enerji kaynaklarının güvenle sağlanmasında ikinci önemli risk ise arz ve talebin coğrafik olarak aynı yerde olmamasından kaynaklanmaktadır. Gelecekte daha da artacak olan enerji ticareti, talebin karşılanması için arzın güvenle iletilmesini gündeme getirmektedir.
2015 yılında dünyada en azından üç ithalat bölgesi var olacaktır. Bunlar: ABD ve Avrupa ile Japonya ve Çin’in oluşturduğu Uzak Doğu’dur. 2015’te dünya petrol talebinin %70’i ve dünya gaz talebinin %20’si ticaretle sağlanacaktır. Sorun, bu ticaretin güvenli olup olmayacağıdır. Arz güvenliği ise artan talebi karşılayacak kaynakların sınırlı sayıda ülkede bulunmasından kaynaklanmaktadır. Gelecekte dünya petrol ve doğalgaz ticaretinin büyük kısmının Orta Doğu, Rusya ve Afrika’dan geleceği kesin gibidir. Uluslararası Enerji Ajansı (IEA)’na göre 2015 yılında petrol ticaretinin %80’i ve doğalgazın %50’si bu üç bölgeden (Orta Doğu, Rusya ve Afrika) karşılanacaktır.
Sözkonusu ticarette alıcı rolünde olan dünyanın gelişmiş ülkeleri ve ekonomileri sürdürülebilir enerji güvenliğini sağlamak istemektedir. Bunun için neler yapılması gereklidir? Bu sorunun yanıtını bulmak için dört konuyu dikkatle incelemek gerekmektedir:
- Enerji arzında tek enerji kaynağına ve ithalatında tek bir ülkeye veya bölgeye bağımlılık ekonomik ve stratejik olarak tehlikelidir. ABD petrol ithalini sayısı 50’yi geçen farklı ülkelerden yapmaktadır. Herhangi bir ülkeye en fazla %17 oranında bağımlıdır. Bu amaca yönelik olarak ABD’li petrol şirketleri çok sayıda ülkede yatırım yapmaktadırlar. İthalat yapılan ülke sayısında ve enerji kaynağında çeşitlendirmeye gidilmelidir.
- IEA modellerine göre enerjide 2030’daki talebi karşılamak üzere dünyada yaklaşık 26 trilyon dolar yatırım yapmak gerekmektedir.
- Üçüncü konu gerekli kaynakların geliştirilmesi ve altyapının inşaatı ile ilgilidir. Boruhatlarının ve stratejik petrol ve doğalgaz yeraltı depolarının yapılması bu kapsamda değerlendirilmelidir. Herhangi bir enerji kaynağı arzında kriz çıkması durumunda, alternatif enerji kaynakları ve/veya yedek kapasiteler devreye alınabilmelidir.
- Dördüncü konu ise teknolojinin geliştirilmesini ve enerji verimliliğini kapsamaktadır. Derin denizlerde ve kutuplarda arama ve üretim, nükleerde zararlı atıklardan kurtulma, otomobil sektöründe verimliliği arttırmak için yapılan yenilikler (hibrit arabalar) burada sayılabilir. Son dönemlerde gündeme gelen ve dünya enerji senaryolarında etkileri olmaya başlayan şeyl gazı, doğal gazın gelecekteki önemini artırmış durumdadır. Ancak gerekli üretim teknolojilerinin geliştirilmesi şeyl gazın yaygınlaşmasında gerekli bir koşuldur.
Çevre ve iklim sorunlarının çözümünde gündeme gelen yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımı yukarıda sıralanan dört konu arasında ekonomik ve teknolojik koşullarla doğrudan bağlantılıdır. Son yıllarda hızla yaygınlaşan rüzgâr enerjisi uygulamaları ve jeotermal enerji önemli yenilenebilir enerji bileşenleri olarak görünürken, güneşten elektrik üretimi teknolojisi henüz gelişmesini sürdürmektedir. Güneş enerjisinin ekonomik çekicilik kazanması için halen 10-15 yıllık bir süreç gerekmektedir. Bütün bunlara rağmen, tüm yenilenebilir enerji kaynaklarının toplam enerji tüketimindeki yeri sınırlı kalacaktır. Gelecek 20-30 yıllık döneme yönelik enerji projeksiyonları yenilenebilirin toplam enerji tüketimindeki yerinin %6-8 arasında olacağı şeklindedir. Halen Türkiye’nin gündeminde olan nükleer enerjinin payının da yine sınırlı olacağı ve toplam yenilenebilir payına yakın olacağı ortak bir görüştür.
Türkiye’de 2008 yılı içinde toplam birincil enerji tüketimi 108.3 Mtoe olarak gerçekleşirken, 2009 yılı tüketimi, küresel kriz nedeniyle azalan talepten dolayı 103.5 Mtoe oldu. Şekil 1, 1970-2009 dönemi enerji tüketimi ve gelecek için tahmini tüketim projeksiyonunu göstermektedir. Küresel finans krizinden olumsuz etkilenen son iki yıllık dönem hariç bırakılırsa Türkiye’de enerji talebi yıllık ~%4.5 oranında artış göstermektedir. Söz konusu eğilimin sürmesi durumunu varsayan projeksiyona göre 2030 yılı tüketiminin 265 Mtoe olması beklenebilir. Fakat son iki yılda hissedilen küresel krizden kaynaklanan talep azalmasının etkisiyle 2030’daki enerji talebinin daha düşük olmasını beklemek yanlış olmayacaktır.
Şekil 1. 1970-2009 dönemi enerji tüketimi ve gelecek için tahmini tüketim projeksiyonu.
2009 yılı içinde Türkiye’de toplam birincil enerji arzının %27.9’u petrol, %31.7’si doğalgaz, %30.7’si kömür, %5.2’si yenilenebilir (hidroelektrik, rüzgar, jeotermal, güneş) ve kalan %4.7’si de ticari olmayan kaynaklar (odun+hayvan ve bitki artıkları) tarafından karşılanmıştır (TMMOB, 2010). 2008‘de Türkiye’nin tarihinde ilk defa doğal gaz tüketimi oransal olarak petrolü geçmiş ve Türkiye’nin tercih ettiği yakıt olarak öne çıkmıştır.
2009’da Türkiye toplam birincil enerji kaynakları üretimi 30.6 Mtoe’dir. Bunun %57’si kömür, %16’sı odun ve bitki, %15’i yenilenebilir ve %11’i petrol ve doğalgazdır. Dolayısıyla üretilen enerji kaynaklarımızın başında linyit gelirken, tüketilen başlıca enerji kaynaklarımız petrol, doğalgaz ve kömürdür, bir başka deyişle fosil kaynaklardır.
Tüketilen enerjide dışa bağımlılık söz konusudur. Enerjinin %73’ü, petrolün %93’ü, doğalgazın %97’si ve kömürün (enerji karşılığı) %47’si ithal edilmektedir. 1970 yılında %25 olan ve günümüze kadar sürekli artan ithalatın tüketim içindeki payının yakın gelecekte de aynı artış eğilimini göstermesi beklenmektedir.
Dışa bağımlılık nedeniyle, Türkiye için enerji güvenliğinin sağlanması öncelikli olarak ekonomik bir konudur fakat aynı zamanda ulusal güvenlik ile de ilgilidir ve bu nedenle de stratejik özelliği vardır. Güvenli, temiz ve ulaşılabilir enerji arzı hedeftir. Fakat ne var ki, enerjinin güvenli arzı gerçekleştirilirken oluşan çevre sorunları, verimlilikteki sorunlar ve arz sürecindeki iletim ve ulaştırma zorlukları gibi tüm sorunlar, istemesek te, katlanarak artmaktadır. Arzın azalması ekonomiyi olumsuz etkilemekte, yaşamı zorlaştırmakta, hükümetlerin arzu etmediği toplum tepkileri gündeme gelmektedir. Herşeyin olduğu gibi rahat yaşamanın ve rahat enerjiye ulaşmanında bir bedeli vardır ve bu ikilem sadece Türkiye değil tüm dünya ülkeleri için geçerlidir.
Türkiye’nin Enerji Kaynakları
Fosil Kaynaklar: Çizelge 1 fosil kaynakların rezerv-üretim-tüketim değerleri için Türkiye/Dünya oranlarını yüzde olarak göstermektedir. Dünya nüfusunun %1.1’i Türkiye’de olduğu düşünüldüğünde; kişibaşına birincil enerji tüketiminde dünya ortalamasının altında olduğumuz, fosil kaynak rezervimizin önemli olmadığı, ithalat bağımlısı bir ülke olduğumuz açıkça anlaşılmaktadır. Fosil kaynaklar oransal olarak karşılaştırıldığında, kömürün rezervde ve üretimde, doğalgazın ise tüketimde birincil kaynak oldukları görülmektedir.
Çizelge 1. Fosil yakıtlar için Türkiye-Dünya oranı, % (BP, 2010)
Nüfus: 1.1, Birincil Enerji Tüketimi: 0.9
| Fosil Kaynaklar | Rezerv | Üretim | Tüketim |
| Kömür | 0.2 | 0.5 | 0.9 |
| Petrol | 0.02 | 0.03 | 0.8 |
| Doğalgaz | 0.004 | 0.06 | 1.2 |
Doğalgaz: Türkiye enerji sektöründe doğalgaz gittikçe önem kazanmaktadır. 1989-2008 döneminde doğalgaz talebi yılda %14 artarken 2009 yılı tüketimi küresel krizden kaynaklanan talep düşüşü nedeniyle 2008’e göre azalarak 32.8 Mtoe olmuştur. Türkiye’de doğalgaz tüketimi hızla artmaktadır ve 2008 yılı içinde enerji eşdeğeri olarak doğalgaz tüketimi petrol tüketimini yakalamış durumdadır. Türkiye tükettiği doğalgazın %97’sini ithalatla karşılamaktadır. Rusya’ya olan bağımlılık ~ %60 kadardır. İthalatın %13’ü LNG (sıvılaştırılmış doğalgaz) olarak Cezayir ve Nijerya’dan sağlanmaktadır. 2008 yılı içinde doğalgazın %56’sı elektrik üretiminde, %22’si konut sektöründe ve %22’si sanayide tüketilmiştir.
Avrupa’da gaz tüketiminde Türkiye yedinci sıradadır ve Avrupa’daki toplam tüketimin %5’i Türkiye’de gerçekleştirilmektedir. Avrupa’da doğalgazın elektrik üretiminde kullanım oranı %23 kadardır.
Ulusal doğalgaz şebeke uzunluğu 12 000 km’ye ulaşmış durumdadır, 63 ilde yaklaşık 8 milyon aboneye doğalgaz verilmektedir.
Türkiye-Yunanistan arasındaki boruhattı çalışmakta ve Güney Avrupa Gaz Ringi Boruhattı (Nabucco) Projesi görüşmeleri sürmektedir. Mısır ve Suriye doğalgazının Türkiye’ye ve daha sonra Avrupa’ya iletilmesi gündemdedir. Kuzey-güney enerji koridoru oluşturulması kapsamında, Rus gazının güneye indirilerek boruhattıyla veya LNG olarak satılması, Irak-Türkiye ve Türkmenistan-Türkiye boruhattı görüşmeleri gelecekte gündemde olacak gibidir.
Doğalgaz sektöründe en önemli sorunlardan birisi de, stratejik rezerv olarak kullanılabilecek yeraltı doğalgaz depolarının oluşturulmasındaki gecikmedir. Türkiye’nin yıllık toplam tüketiminin yaklaşık %10’unu depolayacak tesisleri oluşturması, özellikle 2006-2008 dönemindeki Ukrayna-Rusya ve İran-Türkiye arasındaki doğalgaz sorunlarında olduğu gibi, krizleri yaşamamamız için gereklidir. Arz fazlasından kaynaklanan al-veya-öde sorunu, fazla gazın yeraltında depolanmasıyla çözülebilir, Tuz Gölü Projesi gibi yeraltı gaz depolama olanakları yapımında geç kalınmıştır.
Petrol: Türkiye’nin ham petrol üretimi 2.2 milyon ton kadardır ve tüketiminin ancak %5’ini karşılamaktadır. Türkiye’de karaların %20’sinin ve denizlerin %1’inin arandığı resmi olarak ifade edilmektedir (PİGM, 2009). Karadeniz’de Chevron-TPAO, (Exxon-Mobil)-TPAO ve Petrobras-TPAO ortaklıklarında sürdürülen arama çalışmalarının olumlu sonuçlanması bir ümit ışığı olarak görünmektedir.
Her ne kadar yerli petrol üretimi olmasa da, TPAO’nun Azerbaycan ve Kazakistan gibi ülkelerde ortak olduğu petrol sahalarından gelen yurtdışı kökenli petrol üretimi Türkiye için önemli bir kazançtır. TPAO yaklaşık yarısı yurt dışından olmak üzere günde 70 bin varil petrol üretimi gerçekleştirmektedir.
ABD’de olduğu gibi AB’de de ülkelerin stratejik petrol rezervi depolaması gündemdedir. Bu anlamda, Türkiye’nin yeraltında stratejik petrol depolama olanaklarına sahip olması planlanmalıdır.
Kömür: Türkiye’nin linyit yataklarında tahmini 12 milyar ton rezerv olduğu ilgili kamu yetkililerince ifade edilmektedir. Taşkömürü rezervi 1.3 milyar ton kadardır. Üretilen enerji kaynakları arasında başta gelen linyit Türkiye için önemli bir enerji kaynağıdır. İthal edilenlerle birlikte kömür, toplam enerji arzında %30.7’lik bir yere sahiptir. 2007 ve 2008 yıllarında yerli kömür üretimi 75 ve 84 milyon ton ve ithalat 23 milyon ton olarak gerçekleşmiştir. Taşkömürü üretimi azalırken, ithalatı artma eğilimindedir. Tüketilen taşkömürünün %90’ı ithal edilmektedir.
Türkiye’de rezervleri bilinen linyitle ilgili başlıca sorun linyitin ısıl değerinin düşük (rezervin %70’inin 2000 kcal/kg’dan düşük) olmasından kaynaklanmaktadır. Bu nedenle linyitin en uygun değerlendirme yolu, elektrik üretiminde kullanılmasıdır. Termik santrallarda elektrik üretim verimini arttıracak ve yanmada oluşan çevresel kirlilikleri azaltacak yeni teknolojilerin geliştirilmesi ve uygulanması linyit tüketiminde artışı sağlayabilir (İTÜ, 2007).
Doğalgaz ve kömür elektrik üretiminde öncelikli olarak değerlendirilmek durumundadır. Ancak, doğalgaz ithalatla karşılanan bir kaynak olduğundan dolayı değerlendirme stratejisini dikkatle oluşturmak gerekmektedir.
Elektrik ve Yenilenebilir Kaynaklar: Türkiye’de elektrik talebi yıllık artışı, ekonomik kriz yılları olan 2001 ve 2008 dışında, genelde %6-8 arasında değişmektedir. 2009 yılı sonu elektrik kurulu gücü 44 761 MW’tır. 2008 yılında 198.4 milyar kWh elektrik üretilmiştir. Ancak 2009 yılında, küresel kriz nedeniyle tüm enerji tüketim verilerinde olduğu gibi, elektrik tüketimi 2008’e göre azalmış ve 194.8 milyar kWh olmuştur. 2009 yılı içinde elektriğin % 49’u doğalgazdan, %29’u kömürden, %18’i hidroelektrikten, kalanı fueloilden ve diğer kaynaklardan sağlanmıştır.
Linyitten elde edilebilir elektrik enerjisi üretim potansiyelinin (120 milyar kWh) halen %35’lik kısmı değerlendirilmektedir. Sözkonusu potansiyelin kullanılabilmesi için yılda 190 milyon ton kadar linyit üretilmesi gerekmektedir. Bu ise, 2008’de gerçekleşen 84 milyon tonluk yıllık üretimin iki katından daha yüksek bir yıllık üretimle olasıdır. Türkiye’de derinde kömür aramalarının yeterince yapılmadığı iddia edilmektedir. Dolayısıyla, yeni kömür rezervleri bulunduğunda ve ayrıca linyit için günümüzde en temiz ve verimli teknoloji olan akışkan yatakta yakma teknolojisinin yaygınlaştırılması ile elektrik üretim potansiyelinin artmasını beklemek olasıdır.
Özellikle hidroelektrikte Türkiye’de daha fazla elektrik üretme olanakları sık sık gündeme gelmektedir. Türkiye’nin teknik ve ekonomik değerlendirilebilir hidroelektrik potansiyeli 130-170 milyar kWh aralığında ifade edilmektedir. 2009 yılı hidroelektrik üretimi 35.9 milyar kWh’tir ve bu 130 milyar kWh’lik teknik ve ekonomik potansiyelin %30’una karşı gelmektedir. Hidroelektrik santralların kurulu gücü yaklaşık 14 bin MW olup, yıllık üretim/kurulu güç oranı olarak tanımlanan kapasite kullanımı %38 düzeyindedir. Teknolojideki gelişmeler hidroelektrik arzını sağlayacak niteliktedir. Yatırım politikasında çekici teşvikler, sözkonusu arzı destekler görünmektedir. Halen yapımı sürdürülen projeler gelecek için umut vermektedir.
Üzerinde çok konuşulan rüzgâr ise yakın gelecekte en azından 10-15 bin MW’lık bir elektrik üretimini sağlayabilir bir kaynak olarak görünmektedir. Toplam elektrik üretim kapasitesinde kesikli rüzgâr elektriğinin payının en çok %20 kadar olabileceği yetkililerce ifade edilmektedir. Mevcut elektrik kurulu gücünün 44 761 MW (ani puant gücünün ise 30 bin MW) olduğu düşünülürse ancak 8 bin MW rüzgâr elektriğinin devreye alınabileceği, gelecekte toplam kurulu gücün 2 katına çıkarılması durumunda bile rüzgâr elektriğinin ulaşılabileceği gücün ancak 16 bin MW olacağı anlaşılmaktadır. 2009 yılsonu itibariyle rüzgâr kurulu güç 1045 MW’tır. Rüzgar elektriği üretimi 2009’da 1.51 milyar kWh olarak gerçekleşmiştir ki bu miktar toplam elektrik üretiminin %0.8’idir.
Yenilenebilir enerji konularında önemli atılımlar yapan ABD ve AB ülkelerinde, kesikli enerji üreten güneş ve rüzgar sistemlerinden üretilen elektriğin enterkonnekte elektrik iletim sistemlerine bağlanması konusunda çalışmalar sürdürülmektedir. Yakın gelecekte elektrik depolayan ve kullanan hibrit arabaların kullanımının da artacağı öngörüsüyle birlikte tüketicilerin elektriği arabalarında depolamasının yaratacağı sorunları da düşünen ülkeler, enterkonnekte sistemlerinin kesikli elektriğe daha esnek yapıda uygun ve akıllı enterkonnekte teknolojisi geliştirme çabası içindedir. Hedef, elektrik iletim hatlarında kesikli elektrik payını %20’lerden yukarıya çıkarmaktır.
ETKB’nın çalışmasına göre Türkiye’nin güneşten elektrik potansiyeli yılda 380 milyar kWh olarak verilmektedir. Bu değer bugünkü elektrik üretimimizin iki katıdır. Fakat bu teknolojik ve ekonomik olanaksızlıklardan dolayı, elektrik tüketiminin tamamının güneş enerjisinden karşılanabileceği anlamına gelmemelidir. Güneşten elektrik üretimi diğer elektrik kaynaklarıyla karşılaştırıldığında daha pahalıdır. Teknolojisi hızla gelişen fotovoltaik panellerle ve güneş pilleriyle üretilen güneş elektriğinin yaklaşık 10-15 yıl sonra ekonomik duruma geleceği söylenmektedir. ABD ve Avrupa’da binalara yerleştirilen fotovoltaik (PV) panellerle elektrik üretimi teşvik edilmektedir. Güneş enerjisi temiz enerji olup, CO2 ve sera gazları üretmemekte, küresel ısınma sorunu için çözümlerden birisi olarak düşünülmektedir. Güneş enerjisinin Türkiye’de elektrik arzını arttırmakta şu an için önemli bir katkısı beklenmemekle beraber, Ar-Ge çalışmalarının ve Türkiye için uygun teknolojilerin geliştirilmesine yönelik teşvik çalışmalarının gelecek düşünülerek planlanması ve elektrik politikasında yeralması gereklidir.
Türkiye’de zengin olduğunu bildiğimiz jeotermal enerji kaynakları da henüz yeterli düzeyde değerlendirilmemektedir. Dünyada jeotermal elektrik kurulu gücü 10.7 GW olup, bunun % 0.9’u olan 100 MW Türkiye’dedir ve elektrik üretiminde Türkiye dünyada 12. sıradadır. Bölümümüzde gerçekleştirilen bir çalışmaya göre mevcut tüm jeotermal sahalardan ısıl güç üretim potansiyeli en az 28 bin MW olup, jeotermalden elektrik üretim potansiyeli ise 1000 MW kadardır. Ancak yeni aramalarla henüz keşfedilmemiş sahaların bulunması ve jeotermal enerji üretiminde yeni teknolojilerin kullanılmasıyla potansiyelin artması mümkündür. Söz konusu potansiyellerin kullanılması, enerji sorununu çözmese bile, enerjide dışa bağımlılığı azaltacağından dolayı önemlidir.
Yenilenebilir enerji kaynakları olan rüzgâr, jeotermal ve güneşte Türkiye potansiyel olarak zengin bir ülke sınıfındadır, ancak enerji üretimi itibariyle sözkonusu kaynakların yeterince değerlendirildiğini söylemek olası değildir. Dünya’da ve Türkiye’de elektrik üretiminde rüzgâr, jeotermal ve güneşin kurulu güç (MW) olarak katkıları Çizelge 2’de verilmektedir.
Çizelge 2. Yenilenebilir kaynaklar için Türkiye-Dünya oranı, %
| Teknoloji | Dünya Kurulu Kapasite (2009 Sonu) (GWe) | Türkiye Kurulu Kapasite (2010) (MWe) | Türkiye/Dünya Oranı, % |
| Rüzgar | 158 | 1045 | 0.7 |
| Güneş PV | 20 | 0 | 0 |
| Jeotermal | 10.7 | 100 | 0.9 |
DPT-ETKB projeksiyonlarına göre elektrik talebinin 2020’de en az 410 milyar kWh’e çıkacağı öngörülmektedir. Tartışılması gereken soru, bu talebin nasıl karşılanacağıdır. Şu anda bilinen en önemli yerli kaynaklarımız olan hidroelektrik ve kömür kaynaklarımızı geliştirdiğimizde erişebileceğimiz toplam potansiyel maksimum 300 milyar kWh civarındadır. Türkiye’de varsayılan tüm kömür ve hidroelektrik potansiyelle birlikte mevcut doğalgaz kurulu gücü kullanılırsa üretilecek elektrik miktarı maksimum 400 milyar kWh olmaktadır. Dünya Enerji Komitesi Türk Milli Komitesi (DEK-TMK) tarafından yapılan çalışmada yerli enerji kaynaklarının tüm potansiyelleri kullanıldığında ulaşılabilecek elektrik üretimi 409.5 milyar kWh olarak verilmektedir. Ancak bu üretimi sağlayabilmek için yaklaşık 50 bin MW’lık yeni kurulu gücün gerçekleştirilmesi gerekmektedir.
Bu makale yazarının yaptığı benzer bir çalışmada; yerli enerji kaynakları potansiyelinin tümünün kullanılması, ithal kaynaklı santralların mevcut kurulu güçte kullanılması ve ayrıca yeni nükleer santrallar kullanılması varsayımları altında Türkiye’de ulaşılabilecek elektrik üretimi potansiyeli belirlenmiştir. Varsayımlara bağlı olarak, elektrik üretim potansiyeli 417-570 milyar kWh arasında ve gerekli ek kurulu güç ise 54-115 bin MW arasındadır. Tutucu bir yaklaşımla alt sınırlar alınırsa, elektrik üretim potansiyeli 417 milyar kWh ve sisteme eklenmesi gerekli kurulu güç 54 bin MW’tır. 4.5 bin MW kurulu güçte nükleer santralların devreye alınması ve nükleer santrallardan 35 milyar kWh elektrik üretimi toplam potansiyel içinde hesaba katılmıştır. Sonuç olarak; hesaplanan 417 milyar kWh’lik elektrik üretim potansiyeli 2020 yılı için ETKB tarafından düşük senaryo olarak verilen 406 milyar kWh’lik talep tahmini için yeterli olabilir. Ancak, sisteme eklenmesi gerekli kurulu güç 54 bin MW olup, Türkiye her yıl ~5 bin MW’lık santralı sisteme almak zorundadır.
Son dönemlerde DEK-TMK, TÜSİAD ve İTÜ’de yapılan çalışmalar, tüm yerli enerji kaynaklarımızın (kömür, hidroelektrik, rüzgâr, jeotermal vb.) potansiyellerine eşdeğer en yüksek kapasitede kullanılması ve gerekli yatırımların gerçekleştirilmesi durumunda belki 2020 yılındaki elektrik talebi karşılanabileceğini, fakat daha sonraki dönemlerde taleplerin karşılanamayacağını göstermektedir. Dolayısıyla Türkiye için varılan sonuçlar ve seçenekler;
- Türkiye, 2020 yılına kadarki dönemde bugünkü elektrik üretim kapasitesini en az ikiye katlamak durumundadır. Elektrikte arzı artıracak yeni termik ve nükleer santralların kurulması gerekmektedir.
- Rüzgâr, hidroelektrik ve jeotermal gibi tüm yenilenebilir enerji kaynaklarının ve yerli enerji kaynağı olan kömürün potansiyelleri kullanılsa dahi, talebin karşılanması kolay görünmemektedir. Buna rağmen, yenilenebilir enerji kaynaklarımızın potansiyellerinin en yüksek düzeyde kullanılması gerekmektedir.
- Elektrikte talebi düşürecek verimlilik ve tasarruf çalışmalarına ağırlık verilmelidir.
Talebi Kısmak: Türkiye enerji politikasında genel yaklaşım arz ağırlıklı olup, artan talebi karşılamak için ek enerji arzının sağlanmasına önem verilmekte ve enerji verimliliği ile tasarrufu ihmal edilmektedir. Enerji tüketiminde olduğu kadar üretiminde ve iletiminde verimlilik söz konusudur. Elektrik iletim ve dağıtımında yüksek kayıp-kaçak oranı, rehabilitasyon gerektiren termik santrallarımızın düşük verimliliği bilinen gerçeklerdir. Verimlilik çalışmalarının başarılı olması için kamu, özel sektör ve sivil kesimlerin eş güdümlü hareket etmeleri gerekmektedir. Yüksek verimli elektrikli ev aletlerinin kullanılması, aydınlatmada verimli teknolojilerin tercih edilmesi, termik santralların verimlerini arttırmak için yüksek kapasitede kullanılmalarını sağlayacak rehabilitasyonlar verimliliği yükseltmek ve tasarruf için ilk akla gelenlerdir. Söz konusu tasarruf sadece elektrik tüketiminde değil genel enerji sektöründe de gereklidir.
Yatırımlar: Gelecekte enerji arzının güvenle sağlanabilmesinin en önemli koşullarından birisi de yatırımlardır. Elektrik santrallarının yapılması, gerekli iletim ve dağıtım hatlarının oluşturulması, yenilenebilir enerji projelerinin devreye alınması için gerekli yatırım miktarı yılda 5-8 milyar dolar civarındadır. Sözkonusu miktarın kamudan karşılanması yerine, hükümetin söylemlerinden anlaşıldığı gibi, özel sektörün devreye girmesi beklenmektedir. Özel sektör ise yatırımı karlı ve garantili görmedikçe piyasaya girmeyecektir. Dolayısıyla şeffaf, rekabetçi ve liberal bir piyasa düzenine geçiş, özel sektörün önünü görebileceği bir ortamın oluşturulması gerekmektedir. Avrupa Birliği ve enerji piyasasına entegrasyon sürecini yaşayan, ABD ve Rusya ile enerji konularında işbirliğine sıcak davranan Türkiye’nin yerli yatırımcı kadar yabancı yatırımcıyı da gözeten bir enerji ekonomisi sürdürmesi yadsınamaz bir gereksinimdir. Enerji sektörü riskli olduğu kadar büyük bütçeli olmak zorundadır. Finans sıkıntıları olan Türkiye için yabancı yatırımcılar ve finans kaynakları enerji ekonomisinin ihmal edilmemesi gereken bileşenleridir. Enerji piyasasının liberalleştirilmesi çalışmalarının yanısıra, kamu kuruluşlarının piyasa rekabeti altında çalışan verimli kuruluşlara dönüştürülmesi gerekmektedir.
Burada dikkat edilmesi gereken hassas nokta, özelleştirme yoluyla kamudan özel sektöre geçilirken, devlet tekelinin özel sektör tekeline dönmesinin engellenmesidir. Rekabet oluşmadan, piyasanın büyük şirketlerin hakimiyetine geçmesi önlenmelidir. Bu konuda, kamudaki düzenleyici kurumlara önemli sorumluluklar düşmektedir. Hükümet enerjiyi tüketiciye ucuza ulaştırmanın sorumluluğunu taşımaktadır.
Politika ve Strateji: Öncelikle doğru politikaların ve uzun vadeli stratejilerin saptanması, bu stratejilerde bilimsel yaklaşımlara dayanan, bilinçli, kararlı ve ekonomi, çevre ve dış politika gibi konuları gözeten bir yöntemin izlenmesi gerekmektedir.
Uzun vadeli stratejilerin saptanması ve politikaların uygulanması demek, enerji politikasını hükümet politikasından daha çok devlet politikası haline getirmek demektir. Türkiye’de enerji yatırımlarının sürekliliğini sağlamanın yolu, yatırım ortamının istikrarlı olmasından, ortam koşullarının hükümetten hükümete değişmemesinden geçmektedir. Özellikle liberalleşme ve piyasa politikalarının hükümet politikası değil devlet politikası olması gerekmektedir.
Arz güvenliğine dayanan, ucuz ve ulaşılabilir enerji sunan bir politikanın gerçekleştirilmesinde esas görev hükümete düşmektedir. Hükümetler; temel araştırmalar ve ticari görünen teknolojilerin ticarileşmesi için gerekli desteği vermelerinin yanısıra özel sektörün yeni Ar-Ge girişimlerini ve enerji arz zinciri içinde yatırımları teşvik edecek doğru politika altyapısını ve ortamını oluşturma durumundadır. Somut, gerçekleşebilir hedeflerin seçilmesi ve kararlı hareket edilmesi gerekmektedir.
Enerji konusunda toplum bilincinin de rolü olduğu ihmal edilmemelidir. Yasal altyapının ve yönetmeliklerin doğru uygulanmasında toplumun her kesiminin rolü vardır. Seçilen politikacıların şüphesiz “uzman” danışmanları vardır, fakat bazen politik yaklaşımlar teknik ve ekonomik değerleri kenara itebilirler. Toplumun bilinçlenmesi, seçilenlerin doğru yönlendirilmesi konusunda yarar sağlar. Politikacılar oy verenleri duymak, görüşlerine değer vermek durumundadır. Toplumun içinde yeraldığı sektör ve sektörü oluşturan birimler (tüketiciler, üreticiler, ileticiler, dağıtıcılar, ilgili kamu ve özel kurumlar, araştırıcılar ve üniversiteler) enerji konusunda en iyi konuşanlar olmak durumundadır.
Üniversiteler sektördeki gelişmeleri izleyici değil gelişmelere katkı sağlayıcı olmak durumundadırlar. Doğal olarak üniversitelerin en önemli katkıları endüstrinin gelecekteki liderlerini çekmek ve eğitmek olacaktır. Eğitimin yanısıra enerji sektörünün sorunlarına çözüm üretmek ve endüstriye yardımcı olmak için yapılandırılmalıdırlar.
Toplum yaşanan değişiklikleri kabul etmeli, sistem içinde enerji arzının daha yüksek olması ve enerjinin verimli kullanılması için gereksinimleri bilerek özverili davranmalıdır. Tasarruf evde başlar. Enerjide bağımsızlık da aynı şekilde toplumu oluşturan kişilerde başlar ve kişilerin (vatandaşın) bu sorumluluğu almama lüksü olmamalıdır.
Sonuç
Gelişen ve büyümesini sürdürmek zorunda olan Türkiye’nin enerjiye ihtiyacı vardır. Enerjide dışa bağımlılığın yarattığı zorlukların en önde geleni, Türkiye’nin ihracat gelirlerinin 1/3’ünü enerji ithalatına (2008’de 41 milyar $ ve 2009’da 26 milyar $) yatırmasıdır. Bu gerçeğe rağmen, büyümek isteyen Türkiye’nin enerji ithalinde kısıtlamaya gitmesi beklenemez.
Son küresel kriz öncesi yapılan öngörüler, enerji sektöründe her yıl 4-5 bin MW’lık yeni santralların devreye alınmasını gerekli görecek şekilde yapılmaktaydı. Türkiye kriz öncesinde bile bu ek santralları devreye alma konusunda zorlanmakta ve arzın talebi karşılamasında zorluk çekilmekte, elektrik arzını sağlamaya yönelik teşvik olarak elektrik üreticilerine elektrik bedeli ödemeleri artırılırken, ister istemez halka elektrik satış bedelinde önemli artışlara gidilmekteydi. EPDK ve ETKB’dan alınan bilgiler yeteri kadar büyük ölçekte yatırımların yapılmadığını ve her şeyden önemlisi elektrikte yedek güç kapasitesinin yaratılmadığını göstermektedir. Dolayısıyla, sektöre yapılan yatırım yeterli görünmemektedir. Küresel krizden çıkışta ister istemez sektöre oyuncu girişinde ve yatırım hızında bir artış beklenmelidir. 2003-2009 döneminde elektrik kurulu gücüne toplam 7 bin MW, bir başka deyişle yılda ortalama bin MW, yeni güç eklenmiş, yeni gücün yarıdan fazlası doğalgaz santralları olmuştur. 2007 yılı sonrasını etkileyen küresel kriz dolayısıyla talepte olan azalma arzın da azalmasını sağlamış ve yeni enerji yatırımlarının gerçekleştirilmesinde zorlanan hükümete rahatlık sağlamıştır. Bir başka deyişle, küresel kriz nedeniyle o yıllarda beklenen enerji krizi de ertelenmiş oldu. Kriz öncesi 40 bin MW olan kurulu güç şu anda yaklaşık 45 bin MW’a çıkmış durumda, fakat Türkiye’nin öngörülen hızlı gelişmesini sağlamak için gerekli yıllık 4-5 bin MW ek güç kurulması gerçekleşmedi ve küresel krizin neden olduğu talep azalışı nedeniyle sorun hissedilmedi.
Geleceğe yönelik olarak; nükleer santral yapımı, HES’ler, doğalgaz ağırlıklı termik santrallar, rüzgar ve biraz da jeotermal alt sektörlerinde yapılanmalar ve yeni projeler gündemde görünmektedir. Rüzgar ve jeotermal gibi yenilenebilir enerji sektörünün gücünün ve kapasitesinin diğerlerine göre göreli olarak düşük olacağı gerçeğinden hareketle geriye nükleer, HES ve termik santrallar hamle yapacak ve önemli kapasite artışı sağlayacak sektörler olarak kalmaktadır. Diğer taraftan nükleere karar verilse bile kurulması en azından 5-8 yıl kadar süre gerektirdiğinden, hemen yakın gelecek için seçenekler doğalgaz ağırlıklı termik santrallar ve HES’ler olmaktadır.
Enerjinin stratejik özelliğinden dolayı, sanayi kollarında yatırım yapmış ve enerji gereksinimi büyük ölçeklerde olan şirketler, enerji taleplerinin karşılanması ve doğabilecek sorunların kendi özkaynakları ile çözülebilmesi amacıyla enerji yatırımları yapmakta, sektörden pay almaya çalışmakta ve kar etmenin rekabetini yaşamaktadırlar. Her ne kadar iç pazarda yaşanan rekabetle yurtdışı pazarlarda yaşanan rekabetlerde benzer pazar kuralları geçerli olsa da, her ülkenin kendi koşullarına göre belirlenen bir pazar rekabeti olması doğaldır. Türkiye enerji sektöründe rekabetin odağında, özel sektör için karlılık ve kendi enerji talebinin karşılanması varken, devlet sektöründe genelde yurtiçi talebinin karşılanması ve piyasının liberalleştirilmesi vardır.
Batıda olduğu gibi, farklı enerji kaynaklarında yoğunlaşan şirketlerin genel enerji şirketleri şekline dönüşmeleri beklenebilir. Şirketler büyüyerek, sektörde ilgi alanlarını büyütmek ve geliştirmek isteyeceklerdir. Enerjiyi üretenin pazarlamaya, doğalgazı kullananın elektrik üretimine ve dağıtım işine girmesi gibi. Bu tür hamleler sektörde konsolidasyon için gerekli koşulları sağlayabilir. Riskli ve büyük bütçeli enerji yatırımlarında konsolidasyon çekici hale gelebilir. Maliyetleri azaltmak ve verimliliği yükseltmek için şirketler birleşmektedirler.
Sektöre yeni yabancı girişleri pazarın rekabetçi, şeffaf ve karlı olması durumunda ve ayrıca enerjinin stratejik konumundan dolayı olur. Türkiye’de enerji fiyatlarının yüksekliği ve yenilenebilir enerji kaynaklarına uygulanacak teşvikler girişi hızlandıracaktır. Devletin piyasada güven arttırıcı önlemler alması durumunda özel sektör girişi daha da hızlanacaktır. AB ile entegrasyonun sözkonusu olduğu bu geçiş döneminde özellikle sermaye ve teknolojiye sahip yabancı yatırımcılar önemli katkılar sağlayabilirler. Devletin sektörden çekilme politikası, olası enerji açığı senaryolarıyla birlikte düşünüldüğünde, hem yurtiçi girişini ve hem de yurtdışı girişini ihtiyaç haline getirmektedir.
Enerji sektöründe arz güvenliğini sağlamak amacıyla yatırım yarışı vardır. Bu tür bir ortamda her zaman geçerli olan kural; büyük enerji şirketlerinin kazanacağıdır. Geleceğin ideal şirketleri, en küçük kademelerde bile karar verme yetkisine sahip kişilerden oluşan, bilgiye dayanan yapıda, stratejik önemi ve ekonomik değeri olan işler yapan, bir organizasyonun ilkelerini tanımlayacak vizyona sahip şirketler olacaktır. Bu tür şirketlerin karakterini belirleyen dört anahtar özellik: bilgi alıp-vermede açıklık-doğruluk, personelin yönetim ve şirkete güveni, deneyim ve eğitime önem verme ve yönetimde sürekliliktir. Enerji kullanımında ve iş ortamında verimliliğe önem vermek gerekmektedir. Kaybedenler ise vizyonu ve misyonu olmayan, hedef belirlememiş olanlar olacaktır. Şirketler pazara hakim olmaya ve kazanmaya çalışırken, devlet ise ülkenin sosyal, teknolojik, ekonomik ve çevresel özelliklerini odaklayan, enerjinin stratejik özelliğini vurgulayan, sektörü kontrol yetisini kaybetmeyen ve enerji strateji ve politikasıyla kazanan olmak durumundadır.
Sektörde hedeflenenlerin gerçekleştirilmesinde esas görev hükümete düşmektedir. Hükümetler; temelaraştırmalar ve çekici görünen teknolojilerin ticarileşmesi için gerekli desteği vermenin yanısıra özel sektörün yeni Ar-Ge girişimlerini ve enerji arz zinciri içinde yatırımları teşvik edecek doğru politika altyapısını ve ortamını oluşturma durumundadır. Türkiye’de enerji kaynakların optimum değerlendirilmesini ve ilgili enerji sorunlarının çözümlerini; doğru enerji politikası ve stratejileri kapsamında kamu-sanayi-üniversite işbirliğinde gerçekleştirilen, bilimsel ve yerli teknoloji geliştirmeye yönelik hamlelere dayandırmak gerekmektedir.


Türkiyede yenilebilir enerji kaynakları gereğince kullanılıyor olsaydı bugün bu terör olaylarıyla hiç karşılaşmamış olabilirdik.Örneğin hiç google açıp baktınız mı?İspanyada hidrojen ve oksijen ayrıştırlmış elde edilen temiz yakıtlı hidrojen uçağı göklerde.Güneş enerjili uçak AB göklerde.Etil alkollü uçak Brezilyada göklerde.Yine doğalgaz ve kerosenden elde edilen uçak Katardan Londraya uçtu.Niçin yenilebilir enerji kaynaklarından yapılmış teknolojiyi Türkiyeye getirmiyoruz.PKK ile dövüşeceğimize bu teknolojiyi türkiyeye getirelim.Herkes kullansın.