Bugün 13 Mart 2017 Pazartesi
  • İstanbul7 °C
  • Ankara6 °C
  • BIST
    89.611
    %0.68
  • Altın
    144,980
    %0.33
  • Dolar
    3,7394
    %-0.76
  • Euro
    3,9897
    %0.04
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Ekonomide depresyon
13 Mart 2015 Cuma 12:43

Ekonomide depresyon

Toplumda ekonomik kriz endişesi, 2001 yılından bu yana hiç olmadığı kadar artmış durumda. Birbiri ardına açıklanan veriler, önü alınmaz bir bozulmanın emarelerini sergiliyor. Tedirginliği artıran ise siyasi gerekçelerle riskin örtbas edilmeye çalışılması.

Toplumda ekonomik kriz endişesi, 2001 yılından bu yana hiç olmadığı kadar artmış durumda. Birbiri ardına açıklanan veriler, önü alınmaz bir bozulmanın emarelerini sergiliyor. Tedirginliği artıran ise siyasi gerekçelerle riskin örtbas edilmeye çalışılması.

Ekonominin gidişatındaki bozulma emareleri her zamankinden daha fazla göze çarpmaya başladı. Bir süredir bıçak sırtında dengede durmaya çalışan ekonomi, son birkaç ayda artık sert yalpalanmalar sergiliyor. Bir an evvel sıkıntıların doğru teşhis edilerek acilen tedbir alınması gerekiyor; ne var ki 3 ay sonra yapılacak seçimler öncesi acı ilaçları da ihtiva eden bir dizi tedbirin hayata geçirilmesini imkansız kılıyor.
Düzeltme hamlelerinin yokluğu bir yana, belirsizlikleri katmerleştiren sorumsuzluklar sergiliyor. Metropoll Stratejik ve Sosyal Araştırmalar kuruluşunun yaptığı araştırmaya göre Nisan 2014’te ekonominin kötü yönetildiğine inananların oranı yüzde 44,4 iken, şubatta yüzde 54’e çıktı. Hükümetin bazı üyelerinin açıklamalarına bakılırsa, tedbir arayışları bir yana, gerçekten bir sorunun varlığı dahi kabul edilmiyor. Başbakan Ahmet Davutoğlu, dolarda peş peşe gelen rekor seviyelerin iç arızalardan değil, uluslararası sıkıntılardan kaynaklandığını söylüyor mesela. Üstelik bunu, Başbakan Yardımcısı Ali Babacan ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’le birlikte, Amerikalı büyük sermaye sahiplerine, Türk piyasalarından çekmemelerini rica etmek amacıyla gittiği New York’ta ifade etti.

Sanayi Bakanı Fikri Işık’ın perşembe günkü açıklamaları da, hükümetin bakışını özetleyen bir başka ses olarak yükseldi. Bakan özetle dolardaki yükselişin Türkiye’yi teğet geçeceğini, hane halklarına, firmalara ve kamu kesimine sınırlı bir etkide bulunacağını öne sürdü.

Borçların döviz ağırlıklarına göre yorumda bulunan Işık, yükselen kurların artan ithalat yükü ve girdi maliyetleri yüzünden enflasyona doğrudan etkisine değinmedi. Mesela, Enerji Bakanı Taner Yıldız Rusya’dan gelen doğalgazın yüzde 10 ucuzladığını, ancak kurların yüksekliğinden dolayı faturalara yansıtılmayacağını söylerken tam olarak bu etkiye işaret ediyordu.

Aksiyon’a konuşan bir işadamı, hükümetin bütün gelişmelerden haberdar olmasına rağmen siyasi kaygılardan dolayı gerekli adımları atmaktan imtina gösterdiğini, bunun ceremesini ise sonradan çok daha acı bir biçimde milletçe ödeyeceğimizi anlatıyor. “Şimdi üstlenmekten kaçınılan her bir yüke karşı, ileride en az birkaç katı daha ağır külfetle karşılaşılacak” diyen işadamına göre, mevcut durumda bundan kurtulmanın pek bir ihtimali gözükmüyor.

Bilkent Üniversitesi İktisat Bölümü Başkanı Prof. Dr. Refet Gürkaynak da, Twitter hesabından paylaştığı yorumunda, hükümetin “kerameti kendisinde sanıp iktidarının kaynağı olan sağlam iktisadi yapıyı yerle bir ettiğini” yazdı ve 2010’da başlayan sürecin sona geldiği vurguladı.

Siyasilerin söylemleri ile kırılganlığı artan lira, zaten güçlenme temayülündeki dolar karşısında daha keskin bir eğilimle değer yitiriyor. Çarşamba günü akşam saatlerinde 2,57’nin üzerine çıkarak tüm zamanların en yüksek seviyesine ulaşan kur, ilerleyişini takip eden günlerde de sürdürerek 2,62’yi geçti. Cuma günü bir miktar gerileme yaşansa da, öğleden sonra Amerika’da tarım dışı istihdam, özel tarım dışı ödemeler ve işsizlik verilerinin beklenenden çok iyi gelmesiyle birlikte bu defa 2,64’ün üzerine çıktı.

Merkez Bankası’nın günlük 40 milyon dolar olan satışları, limiti yüzde 50 artırmasına rağmen doların ateşini düşürmeye yetmedi.  Cuma günü likiditeyi sıkıştırarak yaptığı “örtülü faiz artırımı” da tesirsiz kaldı. Ağırlıklı olarak alım yönlü döviz piyasası ve yabancıların Türk Lirası varlıklarından çıkarak dolara yönelmeleri bir süre yüksek seviyelerin süreceğini gösteriyor.

Dövizde, sabit kur rejimi zamanlarındaki devalüasyonları andıran ani sıçramanın dengeleri sarsıcı etkileri bekleniyor. Döviz cinsinden borçlu firmaların yükünün katmerlenmesi bunlardan biri. 2014 sonu itibariyle 281,4 milyar dolarlık döviz varlık yükümlülükleri bulunan reel sektörün net açık pozisyonu 183,2 milyar dolar idi. Yılbaşından bu yana liranın dolar karşısında yüzde 15’in üzerinde değer kaybettiği dikkate alınınca, söz konusu yükümlülüklerin lira karşılığı, bugünkü kur düzeyinden 70 milyar liradan ziyade artmış durumda. Türkiye’nin net döviz borcunun 431 milyar dolar olduğu dikkate alınırsa, 35 kuruşluk artışın 170 milyar lira gibi bir ilave yük getirdiğini not etmekte fayda var.

MERKEZ’İN YOLU

Dozu gitgide artan ağır baskının zorladığı tutarsız adımlar, Merkez Bankası’nın düzeltmeye matuf para politikası kararlarının etkisini yok ediyor. Bankanın güvenilirliği yerlerde sürünüyor. Paranın her yüzde 10’luk değer kaybı, enflasyonu 1 yüzdelik puan yükseltirken, bu durum yıl sonu hedeflerinin yine tutmayacağına dair beklentileri körüklüyor.

Ana amacı enflasyonun düşük ve öngörülebilir olmasını sağlamak olan Merkez Bankası’nın, enflasyonu azdıracak yüksek kurla savaşmak üzere elinde iki temel aracı bulunuyor. Türk Lirası ve döviz cinsinden likidite miktarlarını faiz oranları ve açık piyasa işlemleri yoluyla kontrol ediyor Merkez. Bunların etkinliği için en mühim çıpa ise güvenilirlik.

Londra merkezli Standard Bank’ın Gelişmekte Olan Piyasalar Araştırma Bölümü Müdürü Timothy Ash, liranın dolar karşısındaki değer kaybını “ev yapımı” kriz diye tanımlıyor. “Türk politikacıların Merkez Bankası’na faiz indirmesi için saldırmaları anlaşılmaz bir durum” sözleriyle Erdoğan’ı eleştiren Ash, “Eğer politikacılar sessiz kalsaydı Türkiye için rüya senaryo diyebileceğimiz petrol fiyatlarının düştüğü, enflasyon ve cari açığın gerileyerek faiz indirimleri için geniş bir alan sağlayacağı şans ihtimali vardı” diyor.

Bülent Arınç da cuma günü Erdoğan’ın Merkez Bankası’na yüklenmesinin hata olduğunu ikrar ediyordu. Tabii bu itiraf, alıcı bulmadı. Davutoğlu’nun New York’taki “faiz lobisi” temsilcileriyle gerçekleştirdiği toplantıda da, kapalı kapılar ardında aynı mesajın verildiği söyleniyor. Ancak içeriden gelen bilgilere göre, bu mesaj da alıcı bulmamış. Araştırma ve stratejik danışmanlık şirketi Sidar Global Advisors kurucusu Cenk Sidar’a göre, görüşmelerde en çok Merkez Bankası’na müdahalelerin hikmeti sorulmuş. Davutoğlu ve Babacan’ın yetkilerini de sorgulamış para babaları.

SİLAHSIZ MERKEZ

Erdoğan, faiz oranlarını artırmayı “vatanı satmak” ile eş anlamlı gösterdiğinden, Merkez’in kurları dizginlemek amacıyla faiz silahına sarılması beklenmiyor. Döviz satışından ise korkuyor. Çünkü bunun aslında reel bir kaçışın bulunduğunu tescilleyeceği ve Ocak 2014’teki 3,1 milyar dolarlık satışa rağmen kurların düşmemesindeki gibi beyhude bir israf olacağı endişesini taşıyor. Rusya, geçen yıl kasım ayında rubledeki aşırı değer kaybını frenlemek maksadıyla 420 milyar dolarlık rezerv cephanesinden 30 milyar dolardan fazla para pompalamasına rağmen hiçbir etki doğuramamış; önce kurları serbest dalgalanmaya bırakmış, ardından faiz artırmaya mecbur kalmıştı. Üstelik Türkiye’de Merkez’in toplam rezervleri 128,4 milyar dolar gözükse de kullanılabilir durumdaki net rezervleri sadece 38 milyar dolar.

FEDDoların sıçrayışı tek başına, ekonominin bir krize doğru yuvarlandığının göstergesi değil elbette. Ne var ki hızla değer yitiren para, zaten bir süredir sıkıntıda olan üretici kesimin sırtındaki yükü giderek tahammül edilmez noktaya taşırken, hane halkını da fakirleştiriyor. Dış ticaretten turizme, enflasyondan istihdama kadar ekonominin farklı sahalarına sirayet eden bir zehir gibi işlev görüyor değersizleşen para. Resmî istatistikler bile gidişatın büyük sorunlara gebe olduğunu gösteriyor.

İstatistik, genel ekonomik tablonun ayrıntılı bir fotoğrafını çekmek ve ana temayül hatlarını tespit etmek için ekonomistlerin en çok kulak verdiği lisandır. Çoğunlukla yoruma muhtaç bu dili, alanının uzmanları dışında tam tekmil anlayabilen nadiren çıkar. Ancak, Türkiye’de işlerin iyi gitmediğini söylemek için iktisatçı olmak gerekmiyor. Pazarları dolaşmak bile ekonominin güncel hayatiyeti hakkında kolayca bir fikir verebilir.

ÇARŞIDAKİ HESAP

En temel tüketim mallarının, özellikle de gıda ürünlerinin fiyatlarında büyük artışlar yaşandı ve bu artışlar hız kesmeden devam ediyor. Patatesin kilosu 3,5-4 lira. Domates 4 ile 6 lira arasında. Cherry domatesin kilosu ise 10 lirayı buldu. Kıvırcık marul 4 liradan satılıyor. Dana kuşbaşı 37 lira, kuzu but ise 45 lira civarında. Daha iki yıl önce 100 liraya haftalık alışverişini yapan aileler, bugün aynı ürünleri alırken bunun iki katını harcamak zorunda. Bu fark, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından açıklanan enflasyon oranlarının gerçeği tam yansıtmadığına dair kuşkuları besleyen en bariz sebeplerden biri. TÜİK iki yılda enflasyonun toplam yüzde 15 gibi bir oranda arttığını duyururken, gerçekte bunun daha fazla olduğunu vatandaşlar kendi harcama güçlerindeki azalmadan fark edebiliyor.

Bununla birlikte, TÜİK, ülke genelindeki temel harcama temayüllerini esas alıyor ve kır-kent, bölge ve gelir dağılımı ayrışmalarını hesaba katmıyor. Mesela, enflasyon sepetinde, gıda ürünlerinin ağırlığı sadece yüzde 25. Ne var ki çoğunluğu temsil eden orta gelir grubundakilerin harcamalarının yarısını mutfak masrafları oluşturuyor. Bu da, enflasyona endeksli ücret alan kesimin gelirlerinin hızla eridiği anlamına geliyor. Merkez Bankası’nın enflasyon raporunda işaret ettiği, mutfak enflasyonunun yüzde 29 olduğu gerçeği, durumun vahametini aslında net olarak göz önüne seriyor. En çok harcama segmentinde artış yüzde 30’u bulurken, ücretler ancak bunun beşte biri kadar yükseliyor.

Son dönemde gelen zamlar tabloyu daha da kötüleştiriyor. Geçen yıl temmuz ayında 110 dolar üzerinde fiyatlanan petrolün varili altı ay içinde yüzde 50’den fazla düşerken, Türkiye’deki akaryakıt fiyatları sadece yüzde 20 gerileyebilmişti. Fiyatların yükselmeye başladığı şu günlerde ise, artan kurların da etkisiyle, hızlı artışlar yaşanıyor. Düzenleme adı altında, akaryakıt fiyatlarında gün aşırı 5-10 kuruş gibi ayarlamalar yapılıyor. Doğalgaz faturaları hafiflemiyor. Özellikle kırsal kesimlerde ve Anadolu’nun iç ve doğu kesimlerinde yaygın kullanılan tüp gaz fiyatlarında da tırmanış söz konusu.

Enflasyon mutfak grubunun yükünü arttırıyorTÜİK’in, işsizlik oranlarında da güvenilirliği kuşkulu. En son cuma günü açıkladığı verilerde, devletin istatistik kurumu, Türkiye genelinde 15 ve daha yukarı yaştakilerde işsizlik oranının yüzde 9,9 olduğunu duyurdu. Oysa aynı oran, sadece bir ay önce yüzde 10,7 idi. TÜİK, farkı, hesaplama yöntemindeki değişimle açıklıyordu. Sadece kendisine başvuranların kaydını tuttuğu için gerçek rakamları yansıtmadığından dolayı eleştirilen kurum, bu hesabını bile değiştirdi. İşsizlik rakamlarına, çoğu kayıt-dışı çalışmasına rağmen 2 milyonu aşkın Suriyeli sığınmacının eklenmemesi de, gerçek verilerin üzerine çekilmiş bir örtü gibi görülüyor.

Bloomberg tarafından hazırlanan ve geçen hafta içinde yayımlanan 2015 Sefalet Endeksi’nde Türkiye, dünyanın en kötü dokuzuncu ülkesi olarak tescillendi. Endeks işsizlik ile enflasyon oranlarının toplamı gibi basit bir formülle hesaplanıyor. Türkiye’nin üzerinde yer alan Venezuela, Ukrayna, Rusya, Yunanistan ve İspanya gibi ülkeler ya savaşlarla ya da derin ekonomik buhranlarla mücadele ediyor.

RAKAMLARIN DİLİ

Rakamlar ekonomide dengelerin hemen her alanda hızlı bir bozulma içinde olduğunu gösteriyor. 2014’ün nisan ayında 78,5 olan tüketici güven endeksi geçen ay 68 puana düştü. Ekonominin soğutulmasına yönelik hükümet politikasının bir neticesi olarak iç talep hız kesmiş durumda. Bunun sonucu üretimdeki daralma derinleşiyor. Esnaflar cirolarında büyük kayıplar yaşıyor. En işlek caddelerde bile kiralık dükkânların sayısında gözle görülür bir artış yaşanıyor. Gaziantep, Kayseri, Adana ve Kocaeli gibi Türkiye’nin sanayi üretiminde öncü role sahip illerden iflas haberleri geliyor. Tekstil ve tarım sektörlerinde öne çıkan illerde de durum farklı değil.

Sanayi kesiminde üretimde daralmalar yaşanıyor. Mart ayı başında yayımlanan HSBC Türkiye İmalat Sanayii Satın Alma Yöneticileri Endeksi (PMI) şubat ayında işletme faaliyetlerinde bir süredir görülen bozulmanın sürdüğünü ortaya koydu. Üretim ve yeni siparişlerdeki değişimlerin nabzını tutan endeks ocak ayındaki 49,8’den şubatta 49,6’ya gerileyerek son 7 ayın en düşük seviyesine geldi. Endeksin 50 olması değişim olmadığını, bu seviyenin altı ise daralma bulunduğunu gösterir. Borsada da gerilemeler görülüyor. Ishares MSCI Türkiye endeksi de ocak ayından bu yana gerilemekte ve 60 puan seviyelerinden cuma günü itibariyle 45,5’e dek düşmüş durumda.

Kapasite kullanım oranları ciddi bir durgunluğu gösteriyor. Çoğu işyeri siparişlerin durma noktasına geldiğinden şikâyet ediyor. Daha çok sayıda satıcı, alacaklarını zamanında tahsil edememekten yakınıyor. İşsizlik inatçı bir şekilde yüksek seyrediyor. Enflasyon beklentilerin üzerinde artış göstermeye devam ediyor. Şubatta yıllık TÜFE’deki artış oranı yüzde 7,55 olarak gerçekleşti.

Gösterge tahvilin bileşik faiz oranı cuma günü yüzde 8,55 idi. Ocak ayında yüzde 6,6’ya dek gerileyen faizler o zamandan beri yükseliş trendini koruyor ve Merkez Bankası’nın faiz indirimlerinden etkilenmeyen bir görüntü sunuyor. İki yıllıkların oranı ise 8,4’ün üzerinde.

Borçlanmada dışsal maliyetlerin fiyatlanmasında önemli referanslardan biri olarak görülen Kredi Temerrüt Takası (CDS) gelişmelerinde de risklerin artışını takip etmek mümkün. 6 Mart Cuma günü beş yıllıklarda CDS primleri 216’nın üzerine çıktı. En son 2014 yılı aralık ayında 220 puanın üzerine yükseldikten sonra gerilemeye başlayan CDS primi o zamandan beri ortalama 180 civarında seyrediyordu. Şubat ayının ilk haftasında başlayan yükselişle şimdilerde 200’ün üzerinde tutunacak gibi bir görüntü sunuyor.

PETROL ARTIK GÜLDÜRMÜYOR

Petrol fiyatlarında geçen yıl ortasından bu yana görülen aşağı yönlü hareket terse çevrildi. Son bir buçuk ayda ham petrolün varil fiyatı yükselirken, denge noktasına ulaşmak için bir miktar daha hareketini sürdürmesi bekleniyor. Bu dönemde petrol fiyatlarındaki düşüşler, kurlardaki hızlı tırmanışın etkisiyle tam olarak girdi maliyetlerine yansımadığı gibi, şimdi önceki seviyelerin bile üstüne çıkma potansiyeli taşıyor.

İhracat, TL’nin değer kaybına rağmen geriliyor. Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) verilerine göre ocak ayında yüzde 9,8, şubatta yüzde 13 eridi. En büyük ihracat pazarlarında yaşanan sıkıntılar, tabloyu daha da kötü hâle getiriyor. İhracatın sektörlere göre dağılımına bakıldığında tarımsal ürünlerde yüzde 7,3, sanayide yüzde 14, madencilikte yüzde 13,8 oranında bir düşüş göze çarpıyor. En çok gelir elde edilen ilk üç ihracat kaleminde de gerilemeler var. Otomotiv ihracatı yüzde 6,9, hazır giyim ihracatı yüzde 14,6 ve çelik ihracatı yüzde 20,6 oranında gerilemiş.

Rusya’nın ekonomik sorunlarla boğuşması yüzünden bu ülkeye olan dış satım miktarımız hızla düştü. Şubatta oran yüzde 39 idi. Kayıplar, Irak’a satışlarda yüzde 26,7, AB pazarlarında ise yüzde 11,2’yi buldu. İthalatın ağırlıklı olarak dolar üzerinden, ihracatın ise Euro cinsinden gerçekleştiriliyor olması, Türkiye’nin faturasını katmerleştiren bir unsur olarak öne çıktı. Bu şartlar altında 2015 için öngörülen yüzde 4’lük büyüme hedefini yakalamak zor gözüküyor. Hatta ekonomist Fatih Özatay’a göre, yüzde 0 bile ihtimal.

Türkiye’nin bir bunalıma doğru sürüklendiğini söylemek abartılı olabilir. Ama hükümetin, krizlerin algılarla beslendiğini dikkate alarak, en kötüsüne göre tedbir alması şart.

ERDOĞAN’IN NİYETİ

Erdoğan neden bilinçli olarak kurları yükseltiyor?” sorusu, şu sıralar ekonomistleri en çok meşgul eden meseleler arasında. Kurnaz bir siyasetçi portresi çizen Cumhurbaşkanı, Merkez Bankası’na yaptığı her “faizleri indirin, yoksa ben yapacağımı bilirim” çıkışından sonra, hem faizlerin hem de kurların aynı anda, yükseldiğini görüyor. Buna rağmen aynı ağır sözlerle, hatta iktisat biliminin en temel doneleriyle bile çelişen önerileriyle, sadece Merkez yöneticilerine değil, her biri iktisatta alanının en muteber otoriteleri arasında görülen isimlere dahi çıkışıyor. Peki bunu niye yapıyor?

Kimine göre, Erdoğan yaklaşmakta olan krizin ayak seslerini gayet net bir şekilde duyuyor. Krize giden yolun taşlarını döşeyen ağır sataşmalarıyla, Merkez Bankası’nı günah keçisi olarak hazırlama telaşında. Kimi, seçimler öncesi ekonominin yavaşlamasının siyasi faturasından korktuğu için düşük faizi gerçekten istediğini savunuyor. Bunlara göre de, Erdoğan faizlerin düşürülmesiyle iç talebi, özellikle konut sektörünü harekete geçireceğine inanıyor. Üstelik bunu, Fisher Etkisi diye bilinen, reel faiz ve enflasyon arasındaki ilişkiyi formülize eden temel kabullerden birinin tam aksini savunarak yapmaya çalışıyor. Merkez’in manevra alanını giderek daha da daraltacak şekilde yapıyor bunu.

KRİZLERİ ANLAMAK

Ekonomik dengelerdeki uzun dönemli yapısal düzensizliklerin sert bir düzeltmeyle tekrar rayına oturması süreci anlamına gelen kriz, belli periyotlarla her ekonominin başına gelir. En gelişmiş ülkelerden en küçük ve basit sistemlere kadar her ülke belli aralıklarla bu tür düzeltme hareketleriyle karşılaşır. Bu dönemlerde yükün ağır kısmını genelde gelirden en az pay alan kesimler üstlenir.

Kriz ne zaman ortaya çıkar? Bunu açıklamak ve erkenden görebilmek amacıyla ekonomistler “erken uyarı” göstergeleri bulmaya yönelik çok sayıda çalışma yürütüyor. Krizin doğası ve nasıl ortaya çıktığı bugün artık sır değilse de, hâlâ büyük bir tutarlılıkla uygulanabilir bir öngörebilme mekanizması oluşturulamadı. Bir yönüyle, ekonomik krizleri önceden kestirmek, depremlerin ne zaman gerçekleşeceğini tahmin edebilmek kadar zor ve belirsizliklerle malul gözükse de, yine de belli bazı göstergelere bakarak bir mali kriz riskindeki artış veya azalışları hesaplamak mümkün. İşsizlik, enflasyon, reel kurlar, döviz talebindeki gelişmeler, sermaye piyasası hareketleri ve borsa gelişmeleri gibi bazı temel indikatörler bir yere kadar fikir verebiliyor. Geniş tabanlı para arzının (M2) rezervlere oranı, konut fiyatlarındaki artışın diğer varlıklardan ayrışması, toplam borç miktar ve vadelerinin yapısı gibi yan unsurlar da iktisatçıların krizlerin erken uyarı sinyalleri için gözlemlediği veriler.

Rakamlar, Türkiye’nin, bu göstergelerin bazılarında çok büyük riskler taşıdığına işaret ediyor. Tabii, krizin köşenin arkasında beklediğine işaret eden sinyaller ne kadar güçlü olursa olsun, o köşeden sonra illa ki bir krizle karşılaşılacağı anlamına gelmiyor. Fakat daha tedbirli olunması için fikir veriyor.

Türkiye’yi 2001 yılında sarsan mali kesim kaynaklı ekonomik krizin bir benzerinin bugün tekrar nüksedeceğini beklememek gerekir. Çünkü her şeyden önce, o dönemde sabit kur rejimi uygulanmaktaydı. Merkez Bankası sermaye hareketlerinin serbest olduğu bir sistem içinde, enflasyonla mücadele amacıyla kurları belirlemeyi tercih etmiş ve bu tercihinin zorunlu bir sonucu olarak faizler üzerindeki otoritesinden feragat etmişti. Bu sistem için çok sağlam bir rezerv yapısı ve cari fazla gerekiyordu, ancak Türkiye’nin rezervleri yeterince kuvvetli değildi ve ticaret dengesi uzun dönemli bir fazla için gerekli altyapıdan mahrumdu.  Bugün, özel sektörün döviz yükümlülükleri, aşırı borçluluk, cari açık ve sermaye çıkışları en önemli risk faktörleri olarak öne çıkıyor. Konut kredilerinin toplam krediler içindeki düşük payına rağmen, burada da bir şişkinlik söz konusu.

DOLARA HÜCUM BAŞLAYABİLİR Mİ?   

Kurların dizginlenemeyen artışı, hane halklarının ve şirketlerin tasarruflarını dövize kaydırabileceği endişelerini artırıyor. Dolarizasyon oranlarındaki gelişmeler bu açıdan dikkatle incelenmeyi hak ediyor. Dolarizasyon, en genel tanımıyla bir ülkede başka bir ülkeye ait para biriminin kullanım aracı olarak öne çıkması anlamına gelir. IMF tasnifine göre resmî, kısmî ve reel olarak ayrılabilen bu kavram, bir ülkenin para biriminin halk tarafından artık bir değer saklama aracı olarak görülmediğini gösterir. Türkiye’de 2001 krizi öncesinde oldukça yüksek seviyelerde seyreden dolarizasyonun, bugün aynı derecede kötü olmamakla birlikte bir artış eğiliminde olduğu da gözden kaçmıyor.

Varlık dolarizasyon oranını tespit etmenin en iyi yolu, hane halkı ve bankacılık dışı özel sektörün yabancı para portföyünün toplam portföy içindeki payına bakmak. BDDK verilerine göre, Döviz Tevdiat Hesapları (DTH) ile yabancı para cinsinden diğer mevduat hesaplarının toplam mevduat içindeki payı en son geçen hafta yüzde 40 dolayındaydı. 2014 ve 2013 yılları sonunda aynı oranın yüzde 39 olması, yukarı yönlü sert hareketin bulunmadığını gösteriyor. Ne var ki 2012 yılı sonunda bu oran yüzde 32’ydi.

BURAYA NASIL GELİNDİ?

Bir zamanlar parmakla gösterilen ekonomi nasıl bu hâle geldi? Bunun pek çok sebebi bulunuyor. Türkiye, diğer gelişmekte olan ülkeler gibi, küresel piyasalarda mebzul miktarda bulunan sermayenin ve özelleştirmeler ve varlık satışlarından elde edilen milyarlarca dolar gelirin yardımıyla uzun dönemli potansiyel büyüme hızı olan yüzde 5’in üzerinde bir büyüme elde etmeyi başardı. Amerikan Merkez Bankası Fed, 2008’deki krize karşı para musluklarını sonuna kadar açarak mukabelede bulununca, Türkiye’ye yönelik bu sermaye akışı devam etti. Türkiye, gelen parayı sanayi altyapısını takviye, üretim potansiyelini yükseltmek ve ara malı ithal bağımlılığını hafifletmek gibi alanlarda değerlendirmek yerine, kamu sektörü ve özel sektör eliyle mega projelere, yüksek getiri vadeden inşaat sektörüne ve üst yapı yatırımlarına sarf etti. Büyüme yüksek cari açıkla birlikte geldi ve tabiri yerindeyse gelecek potansiyelinden ödünç alındı.

Yolsuzluk dosyalarını kapatmak için hükümetin yargıya ve emniyete yönelik müdahaleleri, ülkenin bir hukuk devleti olarak itibarını zedelerken, bugünkü sıkıntıların en büyük sebeplerinden birini teşkil etti. Bank Asya’ya haksız el konulması, muhalif işadamlarının mal varlıklarının müsaderesi, Maliye denetimlerinin boyun eğmeyen şirketler aleyhine tehdit unsuru olarak kullanılması, Gezi olayları esnasında kendini belli eden otoriter yönelimler, gazetecilerin hapse atılması, İç Güvenlik Yasası ile bireysel hürriyetlerin alanın daraltılması gibi pek çok uygulama yabancıları tedirgin etti. iş Bankası hakkında iktidara yakın medyanın spekülasyonları da cabası. Bahane arayan yatırımcı, Amerika’nın faiz artırma ihtimali ve doların son 11 yılın en yüksek seviyelerine çıkması ile ülkeden çıkmaya başladı.

Erdoğan’ın Merkez Bankası’na yönelik oldukça ağır suçlamaları ve açıkça faizleri indirme baskısı da bütün bunlara tuz biber ekti.

OLUMLU GÖSTERGELER  

Şu anda Türkiye’deki takipteki kredilerin tehlikeli sınırlardan uzak olması bir avantaj olarak öne çıkıyor. Hoggarth, Reidhill & Sinclair tarafından yayımlanan 2004 tarihli bir araştırma 1977 ile 2002 yılları arasındaki 33 bankacılık krizinde temerrüde düşen kredilerin toplam krediler içindeki payının yüzde 17 ile 33 arasında değiştiğini bulmuştu. Japonya’da 2002 yılında takipteki kredilerin toplam kredilere oranı yüzde 35’e kadar yükselmişti. Türkiye’de şu an bu oran uzun zamandır yüzde 3’ün altında. En son geçen hafta yüzde 2,83 düzeyindeydi.

Türkiye’de durumu bir nebze daha ılımlı hâle getiren unsurlardan biri de finans kesiminin yeterince derinliğe sahip olmaması. Bankaların toplam aktiflerinin millî gelire oranı Türkiye’de 2014 yılı sonu itibariyle yüzde 128 civarındaydı. AB ortalaması yüzde 200’ün üzerinde. Almanya’da bu oran yüzde 300’ü geçiyor. Gelişmiş ülkelerin ekonomik canlılığının bir göstergesi olan bu veri, kırılganlık zamanlarında ise artan risklere işaret ediyor ve olumsuzlukların şiddetini artırabiliyor. Türev işlemlerin hacimce küçük olması da Türkiye açısından riskleri yumuşatan bir etki doğuruyor. 2008 yılında Amerika’da çıkan ve hemen bütün dünyaya sirayet etmekle birlikte özellikle gelişmiş ülkelerde sarsıcı etkiler doğuran finansal krizin Türkiye’de ağır sonuçlar doğurmamasının başlıca sebeplerinden biri, Türkiye’de finansal mühendislik ürünü karmaşık türev araçlarının ihmal edilebilir küçüklükte olmasıydı.

Bununla birlikte, BDDK tarafından düzenli olarak yayımlanan verilere göre, bankacılık sektörünün taşıdığı bir risk mevduat ve krediler arasındaki ayrışma olarak gözüküyor. 25 Şubat itibariyle mevduat ve fon toplamı 1,15 trilyon lirayken, krediler ise 1,29 trilyon liraydı. 2012 yılından bu yana mevduat yüzde 41,3 oranında artarken aynı dönemde kredilerin artış oranı yüzde 60’ı buldu. Bu ayrışmaya rağmen, kredilerin mevduata oranı şu anda hâlâ yüzde 114,8 mertebesinde. Bu oran gelişmiş ülkelerle hemen hemen aynı düzeylerde seyrediyor. Aktif kalitesi ve mevduat vadelerinin yapısı bazı sıkıntıların varlığına delalet etse de, bu riskler korkutucu düzeyde değil.

İbrahim Türkmen / Aksiyon

Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Tüm Hakları Saklıdır © 2015 Patron Türk | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : / Faks : | Yazılım: CM Bilişim - Tasarım: INVIVA