Çin gerçekten Amerika’yı geçecek mi?
Benim gibi köhne plancıların rakamlara takma gibi bazı garip huyları vardır. Ancak bu itiraf, kuşkuların hep haksız olduğu anlamına da gelmiyor. Çin örneğini ele alarak tartışalım. Geçenlerde OECD tarafından ilan edilen rakamlara göre, Çin 2015 yılında gayrisafi yurt içi hasıla rakamı hesabı ile Amerika’yı geçerek dünyanın birinci büyük ekonomisi olacakmış.
Çin ekonomisinin 1978’den bu yana, yani çeyrek asırdır, yılda ortalama yüzde 9 büyüdüğü iddia ediliyor. Bunun kabaca matematik anlamı, her yıl milli gelirin yüzde 30’dan fazlasının yatırımlara ayrıldığı ve bu yatırımların verimliliğinin de “3 yatır, 1 al” gibi olağanüstü yüksek olduğu hususudur.
Bu rakamlara inanmak gerçekten çok güç. Hatta bir ara yatırımların verimliliğinin “2 yatır, 1 al” düzeyine kadar yükseldiği ve sabit sermaye yatırımlarının milli gelire oranının yüzde 47 olduğu da iddia edilmişti ki, böyle bir kalkınma mucizesi (!) insana masal gibi geliyor.
Tartışmayı biraz daha açmak gerekirse, herhangi bir ülkenin yatırımlara bu büyüklükte reel kaynak ayırması mümkün olmadığına göre banka kredilerinin, diğer yollardan borçlanmanın, yabancı sermaye girişinin olağanüstü boyutlarda olması lazım. Zaten banka kredilerinin çok şişmiş olduğu, kamu borçlanmasının hızla büyüdüğü, özel yabancı sermaye girişinin giderek arttığı sık sık ifade ediliyor.
Eğer durum böyleyse akıbet kötü. Çünkü bu tür bir mucizevi kalkınma hevesinin sonu önce büyük bir finansal kriz, bankaların çatırdaması, sanayide aşırı kapasite ve hatta vaktiyle aynı hataları işleyen Japonya’nın uzun bir süredir hâlâ içinden çıkmaya çalıştığı deflasyondur.
Tabii Çin’in en büyük avantajı, diğer gelişmekte olan ülkelerin tersine, devleti yönetenlerin bu gidişin farkında olmaları ve bunu arada bir açıkça itiraf etmeleri. Ayrıca önlem alma istekleri de var.
Ancak eski alışkanlıkları terketmek, siyasal rejim ve ekonomik sistemi birden tersine çevirmek kolay değil. Özelleştirme sürecinde ve anlayışında, bankacılık ve topyekün finans kesiminde, yabancı sermayeye bazı alanları kapatan kurallarda, kur politikasında, toprak mülkiyetinde bir dize reformu aynı anda yürürlüğe koymak lazım. Söylemesi kolay, yapması zor.
Tabii diğer bir ihtimal, büyüme hızının gerçekte yüzde 9’dan 2-3 puan aşağıda olması ve iddia edildiğinden daha mütevazı boyutlardaki kaynakların sabit sermaye yatırımlarına ayrılmış olması. Böyle bir durum, kısa vadede deflasyona girme riskini azaltır ama uzun vadede önemli toplumsal ve siyasal sorunlar yaratabilir.
Bazıları bu yorumların kaynağının ‘haset’ olduğunu düşünebilir. Ancak rakamlar o kadar iri ki, geleneksel hesaplara alışmış olanların bunları hazmetmesi zor oluyor. Çin’in harikalar yarattığı muhakkak. Ayrıca bu harikaları yaratacak tarihinden gelen bir kabiliyete, azim ve iradeye de sahip olduğu açık. Ancak her mucizevi gelişmenin de bir ölçüye sığması gerekir. Çünkü ilan edilen milli gelir rakamları toplam nüfusa bölününce ortaya çıkan kişi başına gelir rakamı da fazla inandırıcı olmuyor.
Bununla birlikte ilerde kuşku duyanları haksız çıkartacak gerçekler iyice belli olursa dünya ekonomisi yeni bir lokomotif kazanmış demektir. Temennimiz bu yeni lokomotifin, kendinden önceki lokomotifler gibi zaman zaman rayından çıkıp dünya ekonomisini perişan etmemesi.
Prof. Dr. Erdoğan Alkin

