Bugün 13 Mart 2017 Pazartesi
  • İstanbul7 °C
  • Ankara6 °C
  • BIST
    89.611
    %0.68
  • Altın
    144,980
    %0.33
  • Dolar
    3,7394
    %-0.76
  • Euro
    3,9897
    %0.04
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Bu hafta vizyona girecek filmler
08 Mayıs 2015 Cuma 11:08

Bu hafta vizyona girecek filmler

Bu hafta vizyona girecek filmler arasında 1 yerli film var.

İşte bu hafta vizyona girecek filmler

“NİYAZİ GÜL DÖRTNALA”
Ata Demirer gibi “karakter yaratmasını bilen” birinin, skeçlerinde en sevilen karakterlerden birini beyazperdeye uyarlamasında şaşıracak bir durum yok elbette. Tek endişemiz, koca bir filmin uzatılmış bir skeç gibi görünmesi. Ama herhalde Demirer gerekli önlemleri almıştır diye umut ediyoruz. Kamera arkasında, çok sevilen “Eyvah Eyvah” serisine de imzasını atan yönetmen Hakan Algül var.

Ata Demirer’in neredeyse 15 yıl önce tv’de yarattığı veteriner Niyazi Gül karakterinin seyirciye hala komik gelip gelmeyeceği ise, senaryoya bağlı biraz da. Ama fragmanda izlediklerimiz, komedinin de aynen korku/gerilim filmi çekmek kadar zor olduğunu bir kez daha gösteriyor ne yazık ki. Demirer’e, aşırı karikatür bir karakteri oynayan Demet Akbağ’ın yanı sıra Şebnem Bozoklu, Levent Ülgen, Ferit Kaya gibi isimler eşlik ediyor.

GİZLİ KUSUR
Modern Amerikan sinemasının artık rahatlıkla “auteur” diyebileceğimiz yüz akı Paul Thomas Anderson, “There Will Be Blood” ve “The Master”ı takip eden yeni filminde benzer köklerden beslenmiş. “Inherent Vice”, yine “kontrol” edilmesi gereken bir ana karakter etrafında dönüyor. Anderson’ın filmlerinde bu karakterler genellikle “yasalar” veya “din”le hizaya çekilmeye çalışılır. Onlar farklıdırlar, kapitalizmin üretim döngüsüne çomak sokarlar, bu yüzden bir kenara bırakılmaları tehlikelidir. Mutlaka kontrol altına alınmalıdırlar. Eşsiz oyuncu Joaquin Phoenix’in müthiş bir inandırıcılıkla oynadığı hippi dedektif “Doc” da böyle birisi. “Inherent Vice”a ismini de veren olgunun ta kendisi. Taşınırken kırılması kuvvetle muhtemel olduğundan sigorta kapsamında bırakılan meta için kullanılan bu ifade, Doc’a fazlasıyla yakışıyor. Film boyunca bol bol tüttürdüğünden, onun hikayenin gizemini çözemeyişi, seyircinin de kafasını karıştırıyor.

Filme buram buram işleyen saykodelik kafanın, Anderson’ın, Neil Young’ın bir belgeselinden esinlenerek senaryolaştırdığı Thomas Pynchon imzalı romanda da aynen bulunduğunu varsayabiliriz. Emlak zengini bir adamın ortadan gizemli biçimde kayboluşu, sürekli kafa karıştıran eski kız arkadaş, serbest cinsellik, Kara Panter’ler, Nazi takıntılı gruplar, Manson tarikatının etkileri vs. eşliğinde film 70’ler Los Angeles’ının panoramasını başarıyla çizerken bir yandan da Nixon döneminin bitip Reagan döneminin doğuş sancılarının yaşandığı bir tarihsel ana da tanıklık ettiriyor seyirciyi. Filmi anlaşılmaz, içine girilemez bulanlar çoğunlukta. Ama film boyunca karakterlerin cümbüş içinde hapsolduğu her mekanın bir tımarhane, hapishane vb. bir tür metaforik “kontrol” merkezi olduğunu söylememiz, belki işleri bir ölçüde kolaylaştıracaktır. 2 dalda Oscar’a da aday gösterilen bu film, Anderson’ın filmografisinde gayet isabetli şekilde yerini aldığı gibi, ileride de muhtemelen değeri sonradan anlaşılan yapıtlar arasında gösterilecektir. 

PEŞİMDEKİ ŞEYTAN
Hani bu sayfalarda aylardır yerli-yabancı korku/gerilim filmlerini yerden yere vuruyoruz ya. Durum bu kez farklı. Yazar-yönetmen David Robert Mitchell’ın henüz ikinci uzun metrajı, Cannes’daki gösteriminden beri etrafında övgülerden oluşan çemberi bulunan bir başyapıt. Konusu öyle çok orijinal değil aslında. Jay ile tanıştırır film bizi. Bu alımlı genç kız, bir gün hoşlandığı gençle şehir dışındaki bir harabeye gider. Yaramazlık yapalım derlerken Jay kendini baygın halde bulur. Kurtulur oradan ama peşindeki “şey”den kurtulamaz.

Genellikle bu tür filmlerde karakterlerin önce cinsellik yaşayıp sonradan -adeta bir cezaymış gibi- karabasan görmesine alışkınızdır da Mitchell’ın kamera oyunları, zamanlamalı kesmeleri, müziği kullanışı, size eski korku klasiklerinin tadını verebilecek cinsten. Sinema ne anlattığın kadar nasıl anlattığınla ilgili olduğuna göre “Peşimdeki Şeytan” için, korku sinemasının son yıllardaki yüz akı diyebiliriz rahatlıkla. Başrollerde Maika Monroe, Keir Gilchrist, Olivia Luccardi oynuyor. 

44. ÇOCUK
Roman uyarlamasının özellikle oyuncu kadrosuyla ilgi çekici olduğunu belirtelim. Başrollerde Tom Hardy, Gary Oldman, Noomi Rapace, Vincent Cassel ve Jason Clarke var. Yönetmen ise bir önceki işi olan Denzel Washington’lı “Safe House”ile kalbur üstü iş çıkaran İsveç doğumlu Daniel Espinosa. Genelde sicili böylesine parlak filmler ürkütür bizi. İyi oyuncuların toplanıp kötü filmlerde oynama gibi alışkanlıkları tutuyor çünkü. Neyse ki durum, korktuğumuz kadar değil. Stalin döneminin Sovyetler Birliği’nde geçen hikayede gizli bir ajan, ülke gündemini meşgul eden bir dizi çocuk cinayetini araştırmakla görevlendirilir.

Aslında bu onun için küçük bir görevdir, çünkü örgüt içinde gözden düşmüştür. Cinayetleri araştırdıkça ipin ucu, bir parti liderine kadar uzanır, çömlek kırılır. Konu ilginizi çekmemiş olabilir -ki öyle tahmin ediyorum- oyuncu kadrosunu bu nedenle baştan yazdım. İyi bir yönetmen ve iyi oyuncuların buluştuğu bu filmin dikkat çeken bir noktası da, Vincent Cassel’in rolünü eğer yaşamına son vermeseydi Phillip Seymour Hoffman’ın oynayacak olması.

ŞEYTANİ RUHLAR
“Testere”, “Korku Seansı”, “Ruhlar Bölgesi” gibi filmlerde korku türündeki ustalığını kanıtlayan James Wan, eğer gişe canavarı “Hızlı ve Öfkeli 7” için gelen sürpriz teklifi kabul etmeseydi bu filmi de yönetecekti. Hiç değilse yapımcılığını üstlenmiş sağolsun. Yine de filmin yukarıda saydığımız yapıtların kalitesinde olmadığını belirtmemiz gerek. Bir kere ölmeleri neredeyse hiç umurunuzda olmayacak kadar budala bir grup öğrenci var filmde. Hikaye ne yazık ki klişelerden geçilmiyor. 

Anlatalım: beş üniversite öğrencisi, yaklaşık 20 yıl önce vahşi cinayetlerin yaşandığını bildikleri bir eve gider ve öte dünyayla iletişime geçmeye çalışır. Tabii ne olur? Acayip olaylar yaşanmaya başlar. “Ya ne olacağıdı” dediğinizi duyan da yok üstelik. Bir tarafta meraklı ama budala öğrenciler, diğer tarafta aralarındaki perdenin kaldırılmasını bekleyen şeytani ruhlar. Korkutmaya korkutuyor kimi sahnelerde ama başroldeki sevgili Maria Bello da kurtaramıyor neticeyi. 

BURGONYA DÜKÜ
Genç İngiliz yönetmen Peter Stickland’in yazıp yönettiği film, özellikle festival filmleri gediklilerinin fısıltı gazetesi sayesinde adını duyuran bir yapıt. Filme adını veren kelebek türü de dahil olmak üzere Evelyn, tüm kelebekleri sever, ilgi duyar, onları yakından inceler. Kendisi gibi kelebeklere düşkün yaşça büyük bir kadın olan Cynthia’nın evine gündelik temizliğe gitmektedir. Cynthia gizemli, sert bir kadındır. Evelyn’i hem acımasızlığıyla hem de erotizmiyle yavaş yavaş etkilemeye başlar.

Arada sado-mazoşist kadın kadına cinsellik fantezileri de içeren filmde, Evelyn’in ıstırabına tanıklık ederiz. Çünkü ritüele dönüşen ilişkileri sıkıcı bir hal almaya başlar ve Evelyn’in artık bu bağımlılıktan kurtulması gerekecektir. Filmi kelebekseverlerden ziyade, beyazperdede “karanlık bir melodram” izlemek isteyenlere önerebiliriz. Başrollerde Sidse Babett Knudsen ve Chiara D’Anna var. 

KORO
“Whiplash”te JK Simmons’a haklı bir Oscar kazandıran lanet müzik öğretmeni karakterinin tam tersini düşünün. Karşınızda Şef Carvelle! Oscarlı oyuncu Dustin Hoffman, filmde, yetenekli bir yetim çocuğun müzik hocası olarak karşımıza çıkıyor. Carvelle, küçük yaştaki çocuklardaki gizli müzik yeteneğini keşfetmekte tam bir usta. Disiplinli ve sabırlı. 

Müziğiyle Oscar kazanan “Kırmızı Keman”a da imzasını atmış olan yönetmen François Girard’ın yine müzik üzerine benzersiz bir masal anlattığından söz ediliyor. Kadroda Dustin Hoffman’a Kathy Bates, Josh Lucas, çocuk oyuncu Garrett Wareing ve Kevin McHale eşlik ediyor. Klasik müziğe tutkulu küçük bir çocuğunuz varsa (kimin vardır ki?), özellikle tavsiye edilir. 

BEN KİMİM?
Benjamin adında genç bir bilgisayar dehası, sadece Almanya’da değil tüm dünyaca tanınan bir hacker olmak ister. Yeraltı örgütlenmesi bir gruptan davet alınca o şansı bulduğunu düşünür. Ama başına iş açar.

Yönetmenliğini Baran Bo Odar’ın yaptığı bu siber suç geriliminin başrollerinde Tom Schilling var. Günümüzdeki Anonymous çılgınlığına meraklıysanız bir göz atmanızda fayda var. Filmin gayet olumlu eleştiriler aldığını belirtelim. 

YUGO VE LALA
Film hakkında bildiklerimiz, 2012’de gösterime giren aynı adlı Çin yapımı animasyonun devamı olduğu. Pek de olumlu eleştiriler almayan ilk filmin yönetmeni Wang Yunfei yine kamera arkasında. 

Film, cesur bir küçük kızın hayvanlar alemindeki maceralarını anlatıyor. Sadece Flappy Bird adlı ünlü mobil oyundaki grafiklerden hoşlananlara önerebiliyoruz. 

Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Tüm Hakları Saklıdır © 2015 Patron Türk | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : / Faks : | Yazılım: CM Bilişim - Tasarım: INVIVA