Benim rahatımı bozmayın da ne haliniz varsa görün *
08 Şubat 2010 tarihli yazı 14 kişi tarafından okundu.
“Bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler” 18. yy da Avrupa’da ticaret burjuvazisinin gelişmesinde slogan olmuş ve siyasi düşünce edebiyatına girmiş bir cümledir. Bu sloganın hedefi toprak (rant) ve sınırlar (gümrük) üzerinden iktidar süren kral ve aristokrasiydi. Ticaret burjuvazisinin zenginliği önünde toprak önemini yitirmiş, sınırlar ise engel duruma gelmişti.
19.yy’da burjuva sanayileşmiş ve bu slogan güncelliğini korumuştur. Sloganın hedefi bu defa sendikalaşma hareketleri ve sosyal yasalardı, yani işçiler.
Her iki aşamada da burjuva hem üretim araçlarının sahibi hem girişimcidir. Tacir yetenekleri işletmelerini (atölye-ticarethane) karlı bir şekilde yönetmeye yetiyordu.
19.yy sonuna gelindiğinde, teknolojinin de itici gücüyle üretim fabrikalaşmaya, üretim kitleselleşmeye başlamıştır. Bu arada sanayi kervanına batı Almanya, Japonya, ABD de katılmıştır. “Batı” kavramı coğrafi olmaktan çıkmış, bir uygarlık modeli kavramına dönüşmüştür. 19.yy’lın son çeyreğinde işçi hak arama hareketleri hızlanmış, Başta Almanya olmak üzere işçilere dönük sosyal güvenlik sistemlerini ve çalışma koşullarını düzenleyici yasaları sanayileşmiş ülkeler devreye sokmaya başlamışlardır. Batı kendi içinde liberal demokrasiden sosyal demokrasiye geçiş yaparken “bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler” Batının uluslararası ilişkilerinde slogan olmaya devam etmiştir.
20.yy’la gelindiğinde fabrikalar entegreleşmeye, üretim seri üretime dönüşmeye başlamıştır, seri üretim pazarlamayı ve yeni pazarlar bulmayı zorunlu hale getirmiştir. Sermayeyi ve girişimciliği uhdesinde toplayan Tacir yeteneği artık bu tesisleri yönetmeye yetmemektedir. Toplumda iktisadi ve sosyal alanda işbölümü ve doğal olarak işbölümü zorunlu hale gelmiştir. 20 yy’lın ortalarından itibaren iktisat ilmi üretim ve tüketim ilişkilerini açıklamaya ve tek başına yönetmeye yetmemektedir. Tacir, sermayedar (burjuva) ve girişimci (profesyoneller) olarak ayrılırken iktisat ilmide işletme, işletme mühendisliği, endüstri mühendisliği vs. olarak ayrışmaya, muhasebe sistemleri de cari hesaptan maliyet, yatırım, yönetim, tedarik, vs. olarak ayrışmaya başlamıştır. Ve hatta bir mali ve işletme hukuku alanı doğmuştur.
20.yy’lın bir alternatif toplum ve iktisat modeli olarak sosyalizmi denemiş (Rusya, Çin) 20.yy’lın son çeyreğinde bu modelden vazgeçilmiştir. Artık herkes kapitalisttir! (Bizim Fidel hariç). Sermaye ve girişimcilik küreselleşmiştir. “YAPIYORLAR, GEÇİYORLAR” ve hatta YIKIYORLAR! Üretimin bir diğer ayağı olan EMEK İSE MİLLİ SINIRLARI GEÇEMİYOR. Yani küreselleşemiyor.
21.yy’la girildiğinde toplumda iş bölümü had safhaya varmış, uzmanlaşma artmıştır. Emek dahi uzmanlaşmıştır. (Sektörel işsizlik, mevsimsel işsizlik kavramları sıkça duyulur olmuştur.) Uzmanlaşma sermayeye esneklik kazandırmış; emek cephesinde ise aleyhte gelişme göstermiştir, bir sektörden diğerine geçiş zorlaşmıştır. Keza teknolojik gelişmenin de buna katkısı vardır.
Sermaye uzmanlaşırken (işbölümü) kurumsallaşmayı (işbirliği) da zorunlu olarak gerçekleştirmiştir. Bu işbirliği ve işbölümünden (uzmanlaşma ve kurumsallaşma) sistemin altyapısını meşrulaştıran modern devletler (tüm kurum ve kuruluşlarıyla) de nasiplerini almışlardır.
Bu süreç sanayi toplumlarında (Batı Demokrasilerinde) 250 yıldan fazla sürmüştür. Ve bu sermaye ile emekçilerin (işçi,köylü,esnaf, serbest meslek) mücadelesi sürecinde demokrasi algılaması;
- bir yaşam biçimi,
- bir yasalara güven ve saygı geleneği,
- bir vücut dili,
- bir farklılıkların bir arada yaşayabilme içselliği
- bir hoşgörü ve empati (duygudaşlık) etiği (ahlak felsefesi)
- bir eleştiri hakkı, eleştiriye tahammül ve özeleştiri alışkanlığı
- bir özgüven duygusu
- bireyin kendini ipoteksiz ifade edebilme özgürlüğü
şeklinde gelişmiştir. Toplumdaki kavramlar ve sorunlara çözüm önerileri bu algılamaların ışığında somutlaşmaktadır. (Kimsenin aklına yasaların etrafını dolanma cüretkarlığı da gelmemektedir, istisnalar kaideyi bozmaz itiyatlılığını göz ardı etmeden).
Dönelim Türkiye’ye..
20.yy’lın ilk çeyreğinde ticaret ve sanayi burjuvazisi çıkaramayan Osmanlı Devleti treni kaçırmış olarak I. Paylaşım Savaşına girdi, kaybetti ve tarih sahnesinden çekildi. Kaybedenlerden Almanya ise trene son atlayanlardan olsa da, sanayi devrimini yakaladığından halen ayaktadır.
Osmanlının külleri üzerine kurulan ve kaçırdığı trenin arkasından koşmaktan başka çaresi olmadığı anlayan Türkiye, savaştığı sanayileşmiş devletleri model aldı. Yeni devletin ana karakteri milli, kapitalist ve üniter oldu. Devlet şekli olarak da Fransa’da olduğu gibi Cumhuriyeti seçti. Bu bir yerde, Anadolu İhtilalinin, kapıkulu zihniyetini, (şakşakçı, yalaka kültürü) siyaseten katıl ve malların müsaderesi geleneğini bilerek veya bilmeyerek ayakta tutmaya çalışarak sanayi devriminin (burjuvazinin) oluşmasında takoz olan saltanat düzenine bir tepkiydi. Bu tepki uzun yıllar canlı kaldı veya canlı tutuldu.
Yeni Türkiye, sanayileşmiş ülkeleri model alırken, bunun için gerekli olan hukuki alt yapısını da taklit yoluyla oluşturdu. Ancak sanayi, sermaye birikimi, sermayedar, girişimci ve emekçi “ha!” deyince oluşmuyordu. Tacirlik bile yapmamış cumhuriyet yönetici kadroları, sanayiciliğe ve çiftçiliğe soyundular. Bir nevi devlet kapitalizmi oluştu. Cumhuriyetin memuru, işçisi, akademisyeni, esnafı, serbest meslek erbabı, sanatkârı, zanaatkârı, köylüsü, sanatçısı vs. hepsi devletin elemanı gibiydi.. İşbirliği (kurumsallaşma) ve işbölümü (uzmanlaşma) tepeden topluma yayılıyordu.
II. Paylaşım Savaşının sonuna (1945) kadar Türkiye’ye özgü bu kalkınma modeli başarıyla sürdü. Osmanlı borçları ödenmiş, bütçe denkleştirilmiş, 1929 dünya ekonomik krizi atlatılmış (bunda sanayinin güdük olmasının da rolü vardır), toplumun ve devletin ihtiyaçları için bir milli sanayi oluşturulabilmişti. Bu döneme kadar kendi ayakları üzerinde durabilecek “uzmanlaşmış ve kurumsallaşmış” bir burjuvamız (özel teşebbüs) henüz yoktur. Sermayedar devlettir (Maliye Bakanlığı), girişimci devletin memurlarıdır (Devlet Planlama Teşkilatı).
1946’dan sonra çok partili demokrasiye, 1950’den sonrada, yeni Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran ve çok partili düzene taşıyan CHP’nin içinden çıkan özel teşebbüsçülerin başını çektiği DP iktidar oldu. Savaştan sonra Türkiye’nin model aldığı ülkelerin yer aldığı askeri kanata (NATO), Türkiye’de bu dönemde katılır. NATO artık Türkiye’nin 21 yy’a kadar iç ve dış konseptini belirleyecektir.
(Bu konsept sivil ve askeri kanatta tartışıldığı ve eleştirildiği için alışıla gelmiş dengeler sarsılmış, sivil ve askeri erk yeni dengeleri kurmada henüz başarılı olamamıştır. Bu dengeler salt askerin demokrasilerdeki asli görevleri sınırları içine çekilmesiyle kurulamaz. Siyasetin şeffaflaşması ve hesap verebilmesi (dokunulmazlığın sınırlandırılması), toplumun demokratikleşmesi (özgürleşmesi, adil paylaşım ve katılım) ve “kurucu iradeye müdahale” (rejim) kaygılarının giderilmesiyle mümkündür.)
10 yıllık özel teşebbüsçü DP iktidarında belirleyici olan sermayedar ve girişimci devlet kapitalizmidir. Devlet kadrolarında yetişip özel girişimciliğe soyunan veya güdük sermaye birikimiyle de olsa esnaflıktan tacirliğe geçen sermayedar+girişimcilerin hizmetine giren eski bürokrat ve teknokratların ivme kazandırdığı “montajcı” bir ticaret+sanayi burjuvazisi bu dönemin sonuna doğru oluşmaya başlamıştır.
1970’lerin ortalarına kadar devletin sermaye olarak ve girişimci takviyesi ile beslediği sanayi burjuvazisi artık belirginleşmeye başlamıştır. Siyaseti etkileme ve ağırlık koyma gücünü kendinde bulmaktadır (TÜSİAD). Bu döneme kadar en büyük işveren devlet olduğu için işçilerde devlet işletmelerinde örgütlenmişler dolayısıyla devletin karşısına geçmişlerdir. Sermayedar ve işçi devletin sanayicisi ve işçisi olmaktan çıkınca doğal olarak diğer sosyal kesimlerde (esnaf, sanatkar, zanaatkar, sanatçı, serbest meslek erbabı) devletle bağlarını koparmaya başlamışlardır. Ama devletin sosyal ve ekonomik alandaki ağırlığı devam ettiği için devlete bağımlılıklarını koparamamışlardır.
1980’lerin ortasından itibaren devlet ekonomiden hızla elini çekmeye başlamıştır. Devletin yönetici ve girişimci kadroları da buna paralel olarak özel sektöre kaymıştır. Dünya sermayesi ile ekonomik işbirliğine giren Türk sermaye sınıfı da hızla palazlanmış, nitel olarak da ölçek olarak da büyümüştür. Uzmanlaşma ve kurumsallaşma zorunlu hale gelmeye başlamıştır. Bunun için ihtiyaç duyduğu kadrolar yine devlet kurumlarından ayrılan veya emekli olan profesyonellerdir.
2000’li yıllara doğru devlet ekonomiden elini çektikçe fakirleşmiş, yetenekli beyinler için cazibesini yitirmiştir. Devlet kadrolarına talepte çıta sürekli düşmüştür. Bu da gittikçe demokrasi talepleri yükselen ve çeşitlenen, iş bölümü artan topluma hizmet vermede kullandığı kadroların yetersizliğine neden olmuştur.
Güdükleşen devletle birlikte, devlete ve topluma yetişmiş eleman temin eden eğitim sistemi ve devlet üniversiteleri de güdükleşmiştir. 21.yy’la girildiğinde devletten umudu kesen sermaye, kendi eğitim kurumlarını ve üniversitelerini oluşturmak zorunda kalmıştır. Küreselleşen sermaye gibi bu üniversitelerde yurtdışı üniversitelerle işbirliğine yönelmişlerdir. Oluşan ve Türk sermayesinin hizmetine amade olan yeni girişimci sınıf, “devlet terbiyesinden” geçmemiş, bireyci ve ben merkezli bir zihniyete sahiptir. Dünyayı daha yakından tanıyan bu yeni girişimciler “Vatan, Millet, Sakarya” edebiyatına burun kıvırmaktadırlar. Ve sermaye siyasete finansör ve aktör olarak tamamen egemen olduğundan, bu yeni girişimci zihniyetini siyaset aracılığı devlet yönetimine rahatlıkla taşıyabilmektedir. İşin ilginci gizli saklı değil, seçmene göstere göstere, söyleye söyleye.. Ve seçmenden vekaletini alarak!
Yıl 2010: Dünya sermayesi ile entegre olmuş Türk sermayesi, sermayedar+girişimci=aile şirketleri kimliğini korusa da gerek eğitilmiş aile bireyleri gerekse istihdam ettikleri profesyoneller eliyle uzmanlaşma ve kurumsallaşma yönünde devletin önüne geçseler de, devlet, niteliği gereği yine de en büyük kurumsallaşmış ve uzmanlaşmış bir güçtür. Üstelik % 90’den fazla bir kesim hala devletin yönlendirmesine ve öncülüğüne ihtiyaç duymaktadır. Çünkü bu kesimlerin uzmanlaşma ve kurumsallaşmanın maliyetlerine katlanacak ekonomik güçleri yoktur. Ve bu kesim için hala devlet “akıl danışılacak” bir “büyüktür.” Dolayısıyla devletin bu % 90’lık kesime “bıraktım yapın, bıraktım geçin” deme şansı ve lüksü yoktur.
Şimdi, güya demokrasinin beşiği sayılan bir devlettin de vatandaşı olan, bir devlet büyüğü, ne yapacağını bilemeyen, işsizlik veya düşük maaş seçeneğine razı olmaya zorlanan Tekel işçisine “suçumuz açıkta kalan işçilere merhametli olmak” diyebiliyor.
Devleti yönetenler ve sermaye kesimi, devletin tanımını ve alanını ne kadar daraltırlarsa daraltsınlar, her halükarda geriye kalan en az 65.000.000.- “kelle” insanının temel ihtiyaçlarını (yeme-içme-barınma-eğitim-güvenlik: İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi Md.3-Md.25-md.26) karşılamak ve çözmekle mükelleftir.





